Bir “teferruat” hikayesi değil: Kaz Dağları, Termik, Baraj, HES!

Çanakkale’nin Yenice ilçesi geçtiğimiz günlerde siyanürle altın arama izni nedeniyle gündeme geldi. Tabi altın madenciliği Yenice’nin ve Çanakkale’nin tek sorunu değil. Kaz Dağları’nın diyarı olan Çanakkale kömür madenciliği, termik santral, baraj ve hidroelektrik santrali (HES) projeleriyle de baş etmek zorunda. Çanakkale’nin başı öyle bir belada ki sadece bir şehrin içine 17 adet termik santral kurmaya kalkışacak kadar gözü dönmüş bir sistemle karşı karşıya.

Bu santrallerin bir kısmı zaten faaliyette. Ve hatta Dereköy ve Çavuşköy, kömür ocaklarındaki kül cüruflarının altında yok olmuş durumda. Geriye kalan projelerin bir kısmı inşaat aşamasında, diğerleri de yargıda. Bu projelere dava açıldıkça, şirketler yeni keşifler yaptırıp, Çevre Etkileşim Değerlendirme (ÇED) raporlarını duruma göre değiştiriyorlar. Üstelik yargı süreçleri devam ederken projelerin inşaatları da tam gaz devam ediyor. Dolayısıyla en temel yaşam hakları ellerinden alınan yöre insanları yargının gücüne artık inanmıyor.

Aşağıçavuş baraj projesi

Baraj ve HES projeleri Çanakkale’nin su varlıklarını cendereye almak üzere. Ne de olsa kömür ocaklarının ve termik santrallerin ihtiyacı olan onca suyu ve elektriği sağlamak için baraj ve HES lazım. Türkiye’nin iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkelerden biri olması falan hükümeti ilgilendirmiyor. O, 2023 kalkınma hedeflerine kilitlenmiş durumda, o kutlu tarihte dünyanın beşinci büyük ekonomisi olma rüyasını görüyor.

İşte bu zihniyetin ürettiği baraj projelerinden biri de Aşağıçavuş baraj projesi. Projeden muzdarip olan aktivist İlknur Urkun Kelso kendi hikâyesini anlatıyor.

33

İlknur Urkun Kelso

Bundan üç dört sene önce aileden kalma topraklarına yerleşip, burada bir gıda ormanı ve arı merası yaratmak için kolları sıvamış. Ancak bir kaç ay geçmeden bahsi geçen baraj projesinin kendi toprağını sular altında bırakacağını öğrenmiş. Bunun üzerine araziye üç kilometre mesafedeki Aşağıçavuş Köyü’ne yerleşmiş. Kelso şöyle diyor. “Şimdi buradaki mevcut bitkilerin bakımını yapıyoruz ama daha fazla emek vermeye çekiniyoruz. Çünkü baraj inşaatının ve kamulaştırmanın tarihleri, nelerin kamulaştırılacağı belli değil”.

Böyle buyurdu bakanlık: “ÇED gerekmez”

Aşağıçavuş baraj projesi son 15 senedir sadece seçimden seçime hatırlanıyor. Önceleri hidroelektik ve sulama amaçlı olacağı belirtilen projenin artık sulama ve içme suyu sağlamak için kurulacağı iddia ediliyor. Birkaç sene öncesine kadar kimsenin barajın ne yerinden, ne de zaman yapılacağından haberi varmış.

Kelso da 2014 yaz sonunda konuyla ilgili bilgi edinmek için hem DSİ’ye gitmiş, hem de diğer ilgili kurumlara başvurmuş. Bu çabasının sonunda öğrenebildiği tek şey böyle bir projenin gerçekten de var olduğu olmuş. “DSİ’de gördüğüm proje büyük ölçekliydi. Sadece genel olarak nerede olduğu belliydi” diye ekliyor.

Geçen sene DSİ’den görevliler gelip zemin araştırması yapmışlar. Seçim öncesi meydanlarda seçimden hemen sonra açılış yapılacağı söylenmiş. Aynı yıl 22 Haziran’da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı (ÇŞB) barajla ilgili şöyle bir duyuru yapmış: “ÇED Yönetmeliği’nin 17. maddesi gereğince Aşağıçavuş Barajı ve Sulaması Projesi’ne Valiliğimizce ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir’ kararı verilmiştir”. Bu karardan bir kaç gün sonra ise Aşağıçavuş Köyü’nden yaklaşık 20 km uzaklıktaki Çırpılar köyünde yapılması planlanan Termik Santrali’nin ÇED halk katılım toplantısı gerçekleştirilmiş. O günden bu yana da DSİ’den ya da her hangi bir yetkili kurumdan arayan soran olmamış.

Onun bir imzası yeter!

İyi de rezervuar alanı 1,080 km2’yi ve duvarının temelden yüksekliği de 59 m’yi bulacak bir barajın çevreye zarar vermemesi mümkün müdür? Elbette hayır. Peki, o zaman “ÇED gerekli değildir” kararının açıklaması nedir?

Foto: Güneş Dermenci

Foto: Güneş Dermenci

Gelin 15 Ocak 2016 tarihinde Düzce’de Semendere Tesisleri’nin açılış töreninin konuşan Orman ve Su İşleri bakanı Veysel Eroğlu’na kulak verelim. Düzce’de Uğursuyu üzerine yapılan baraja istinaden Eroğlu şöyle demişti: “Bunu bir gölet gibi yapıp sonra baraja dönüştüreceğiz. Sebebi şu, adı gölet olduğunda benim imzam yeterli oluyor… Proje baraj olarak hazırlandığında 7 yıl su ölçümü, 2 yıl planlaması, 1 yıl projesi, 10 yılda başlıyor. Ama gölet olunca benim imzamla iş bitiyor”. İşte sorunun cevabı budur…

ÇED Yönetmeliği de kuşa döndü

Peki, ÇED zorunluluğu olan projeler çok mu matah? Değil elbette. ÇED raporlarının büyük kısmı kopyala yapıştır yöntemiyle masa başında hazırlanıyor. Bu raporlar ekonomik faaliyetlerin çevrede yaratacağı kirliliğin ve tahribatın değerlendirilerek önceden belirtilen şartlara uygun olup olmadığını belgelemek üzere Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından veriliyor.

Yani ÇED raporu onaylanmadan projeye başlanamaz. Ama maalesef uygulamada ÇED formaliteden ibaret. İşin trajik yanı yürürlüğe girdiği 1993 yılından bu yana ÇED Yönetmeliği şirketlerin çıkarları doğrultusunda 17 kez değiştirildi. Yönetmelikte 2013’te de çok ciddi değişiklikler yapıldı. Örneğin alışveriş merkezleri (AVM), HES’ler, şehir hastaneleri, toplu konut projeleri ve golf sahaları artık ÇED sürecinden muaf. HES ve büyük ölçekli su temini projelerine de çeşitli şekillerde muafiyetler veriliyor. Hacmi 10 milyon m3’ü geçmeyen barajlar da ÇED olmadan kurulabiliyor. Ve pek tabi ki ÇED süreci bittikten sonra proje faaliyete geçtiğinde raporda edilen taahhütlerin uygulanıp uygulanmadığı hiçbir şekilde izlenmiyor.

İçme ve sulama suyu bahane, termik santral şahane

Kelso’nun ÇED’den muaf bu projeye karşı çıkmasının nedeni kendi toprağını kaybetme korkusundan çok ötede. O bunun daha büyük ölçekte bir ekolojik yıkımın başlangıcı olduğunu şöyle anlatıyor. “Projeye göre buradaki barajla hem havzaya sulama suyu hem de Bandırma şehir merkezine içme suyu verilecekmiş. Fakat bu suyun geçtiği havzanın içinde aynı zamanda Çırpılar termik santral projesi var. Planlanan barajla bu termik santrali projesi (kömür sahası işletmesi de buna dâhil) arasında 20 km gibi kısa bir mesafe var. Zaten Çırpılar termik santral projesinin geçenlerde gerçekleştirilen ÇED toplantısında da proje için gereken suyun bölgedeki sulama göletlerinden sağlanacağı söylenmişti. Tabi bu suyu borulara aldıktan sonra istedikleri her yere taşıyabilirler de. Yöre için planlanan o kadar çok termik santral projesi var ki, bu şirketler yöredeki suyun her damlasına isteyecekler”.

Bu projeyi bir bütünün parçası olarak değerlendirmek gerek. Son on senedir Türkiye’nin dört bir yanındaki baraj ve HES furyası gösterdi ki bu hidrolik projelerin hemen hepsi madencilik, taş ocağı, sanayi ve endüstriyel tarım faaliyetleri için şirketlerin çıkarına uygun biçimde planlanıp inşa ediliyor. Yani Bandırma’ya içme suyu sağlamak veya yöredeki çiftçiye sulama suyu kaynağı yaratmak falan işin bahanesi. Neden mi? Birincisi Bandırma’ya sağlanacak su vatandaşa belirli oranda kâr içeren bir ücret karşılığında satılacak. Yani burada söz konusu olan insanların yüzyıllardır kullandığı suyun ellerinden alınıp, parasını ödeyen kentlilere satılmasıdır. İkincisi de burada mevcut geçimlik tarım için ekstradan sulama suyu sağlamaya ne gerek var, ne de köylüden böyle bir talep. Yani esas amaç suyu toprağından ve insanından ayırıp, parasını ödeyenin malı haline getirecek bir altyapıyı kurmak.

Proje sonun başlangıcı olacak

Bu proje gerçekleştirilirse neler olacağı sorusunu Kelso şöyle açıklıyor. “Tüm Türkiye’de olduğu gibi gençler köyleri terk ediyor. Tarımla geçim sağlamak gittikçe zorlaşıyor ve şehirde maaşlı bir işin cazibesi artıyor. Fakat salçalık biber ve çilek getirisi yüksek ürünler ve burada en azından nüfusun bir bölümü ortalamanın üzerinde gelir elde edebiliyor. Bu insanların en azından bir çocukları köyde kalıp bu işi sürdürüyor. Ama bu baraj ve termik santral projeleri yapılırsa gelecek nesilleri bırakın, şimdiki nesil bile burayı terk etmek zorunda kalacak. Bunun örneklerini baraj havzalarında ve madencilik yapılan bölgelerde defalarca gördük. Dahası yörede turizm bölgesi ilan edilmiş yerler var. Dolayısıyla turizme yönelik yatırımlar da sona erecektir”.

35

Kelso faaliyette olan Çan termik santrali kurulduktan sonra Kazdağı kestanelerinin hastalanıp kurumaya başladığını, yazın yağan yağmurların mahsulü yaktığını, domateslerin kararıp öldüğünü ve soğanların bu yağmurlar sonrasında yandığını belirtiyor. Köy halkı bu yağmurlara “asit yağmuru” diyor.

Yıkım projelerine karşı

Halkın projeye tepkisini sorduğumuzda Kelso kimisinin “baraj vaadiyle kandırıp oy alıyorlar” derken, kimisin de yıllardır süren baraj söylentisinden bıkmış vaziyette arazisini en az zararla elden çıkarmak istediğini belirtiyor. Zaten projeyi duyan hiç kimse vadiden toprak satın almıyor. Bir de “baraj yapılsın kamyon alırız, çocuğumuzu işe sokarız, köye bağış yaparlar, hizmet getirirler” diye umut eden bir kesim var. Kelso baraj konusunda endişeli kesimin esasen kadınlar olduğunu, çoğunun “baraj yapılınca köyümüz boşalır, biz de kasaba hayatına mecbur kalırız” diye üzüldüğünü belirtiyor. Ancak genel olarak “devlet yaparsa bize zaten kimse fikrimizi sormaz” inancının verdiği bir umutsuzluk hali hâkim.

Kazdağı koruma derneği ve muhtarların ortak düzenledikleri toplantıdan

Kazdağı koruma derneği ve muhtarların ortak düzenledikleri toplantıdan

Aşağıçavuş köyünün küçüklü büyüklü akarsuları ve kendi yaptıkları kanallar sayesinde temel geçim kaynağı başta çilek, fasulye ve salçalık biber üretimi olmak üzere sulu tarım. Baraj yapılırsa hem köyün bir kısmı baraja, hem de civar köylerin bazıları sulara teslim olacak. Bir yanda suyu satın almak zorunda kalan çiftçiler, öte yanda topraklarını kaybetmiş insanlar. İki kesimin de sonu çaresiz göç olacak. Akarsular kömür madenlerini temizlemeye ve kömürlü termik santrallerini soğutmaya gönderilecek. Kömür çıkarıldıkça su, yandıkça hava ve toprak kirlenecek. Yani ya bu projeler olacak, ya da Çanakkale. Birinden biri olacak, ikisi birden değil.

Teferruat olan sizsiniz, milyarlar değil…

2023 kalkınma hedeflerini kaç cana mal olursa, ne kadar doğa kıyımına neden olursa olsun yapacağını açıklayanlar, buna itiraz edene “siz teferruatsınız” diyenlerin yönettiği bir ülkede yaşıyoruz. Bu ezmeye, hiçlemeye ve yok saymaya yönelik hâkim anlayışı alt etmenin yolu meselenin boyutunu düşünmekle başlamalı. Ülkenin dört bir yanında toprağı, suyu ve havayı kirleten projelerin sorumluları kaç kişidir; bunlardan etkilenen insanların sayısı nedir? Bu sayısal hesabı dünya ölçeğine vurunca tablo daha da netleşiyor. Şimdi sormalı; hangisi teferruat? Şirketler ve onların sözcülüğünü yapan devletler mi? Yoksa dünya nüfusunun yüzde doksan dokuzu mu? Diğer canlıları da hesaba katarsak işin içine hangisi teferruat?

34

Aşağıçavuş köyünde yüzlerce insansa toprağını ve suyunu kaybedecek olan, bu Çanakkale’de onbinler, Türkiye’de milyonlar, dünyada milyarlardır. Teferruattan sayılanların mücadelesi bu yüzden birdir, önemlidir ve umut doludur.

32-Akgün-İlhan

 

 

Akgün İlhan

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Pin on Pinterest0Email this to someonePrint this page