Gerçekten farklı mıyız? – Berk Efe Altınal

Birkaç gündür sosyal medyanın en güncel konularından birisi, Eskişehir’de bir kişinin bir kediyi acılar içinde öldürmesi ve bu berk efeeylemini de videoya kaydederek paylaşması oldu. Sosyal medyanın bir linç ortamına dönüşmesi sık sık şahit olduğumuz bir durum, dün gece Facebook’ ta açılan bir ankette, bu eylemi yapan kişinin nasıl ceza alması gerektiği sorulmuş ve binin üzerinde kişi bu ankette ölüm cezası ve çeşitli işkence ve linç seçeneklerini işaretlemiş. Bu şiddet eğilimi oldukça ürkütücü ve bir kez daha sorunun kökenlerine inmek yerine tek bir kişiyi şeytanlaştırma kolaycılığına düştüğümüzü gösteriyor.

Eskişehir’de yaşanan olay gerçekten korkunç. Haberi ilk duyduğumda ve twitter’ da arka arkaya fotoğraflar paylaşıldığında gördüklerim beni de derinden etkiledi. Bu yaşananı kabul etmek ve olağan karşılamak gerçekten mümkün değil. Bu yaşananlara verilen tepki, bir hayvanı sadece zevk için acı çektirerek öldürmenin yanlış olduğu, kabul edilemez olduğu fikrini en azından toplumun önemli bir kısmıyla paylaştığımızı da gösteriyor.

Ne var ki, konu burada kapanmıyor; çünkü hayvanların hiçbir zorunluluk olmadığı halde sadece zevk için öldürülüyor olması istisnai bir durum değil, gündelik hayatımızın merkezinde yer alan sıradan bir durum. Hiçbir zorunluluğumuz olmadığı halde, gıda olarak kullanmak üzere her yıl 56 milyar kara hayvanının ölümüne sebep oluyoruz. Ne kadar deniz hayvanının ölümüne sebep olduğumuzun kaydı bile tutulamıyor. Gıda olarak kullanmak üzere ölümüne yol açtığımız, inekler, koyunlar, tavuklar, balıklar, tıpkı Eskişehir’de öldürülen kedi gibi hissedebilir varlıklar, acı çekebiliyorlar ve kendi yaşamlarının farkındalar. Ondan hiçbir farkları yok. Aralarında yaptığımız ayrım sadece keyfi bir takım inançlara dayanıyor, aynı inançlar başka bir kültürde de kedilerin ve köpeklerin yiyecek olarak görülmesine yol açabiliyor.

Dengeli bir bitkisel beslenmenin sadece yeterince değil, aynı zamanda daha sağlıklı olduğu artık ana akım bilim insanları tarafından bile dile getirilirken, bu kullanımlarımızın zorunluluktan kaynaklandığını öne sürmek mümkün değil. Bitkisel beslenme ekonomik ve ekolojik olarak hayvansal beslenmeden çok daha hesaplı ve sürdürülebilir, bu konuda da bir zorunluluk hali öne sürmek anlamsız.

Bu da demek oluyor ki Eskişehir’de öldürülmesine öfkelendiğimiz kediden hiçbir farkı olmayan milyarlarca hayvanı, sadece tatlarını beğendiğimiz için öldürüyoruz. Bunu yapıyoruz çünkü, kültürümüz bunu yapmayı destekliyor, böylesi daha kolay geliyor, farklı davrandığımızda toplum üzerimizde bir baskı oluşturuyor, böyle yapmaya alışkınız vs. vs. Bir dizi sebep sayılabilir fakat bu sebeplerin hiç birisi, yanlış olduğunu kabul ettiğimiz ve tepki gösterdiğimiz bir davranışı kendi hayatlarımızda sürdürmek için haklı bir sebep teşkil etmiyor.

İki davranış arasında -yani bir kediyi öldürmekle, hayvansal ürünler yemek arasında- temel farkın, birinin ‘sadistçe bir zevk’ diğerininse bir kültürel alışkanlıktan kaynaklandığı konusunda bir argüman öne sürülebiliyor. Ancak, böyle bir önermeyi haklı bulursak, bunu tüm etik tartışmalarına genelleyebiliriz. Bir ayrımcılığın, şiddetin ya da sömürünün sadece alışkanlıklara ve kültüre dayandırılarak haklı görülebileceği gibi bir ilkeyi kabul etmek konusunda emin miyiz? Böyle bir ilkeyi, örneğin insan hakları bağlamına taşımalı mıyız? Eğer insan hakları bağlamına taşımaktan çekindiğimiz bir ilkeyi hayvan hakları bağlamına uyguluyorsak, henüz bu yaptığımızı haklılaştıracak bir argüman görmüş değilim.

Hayvan hakları kuramını hiç olmadığı kadar net ve tutarlı bir temele oturtmuş olan Gary L. Francione, ‘Hayvan Haklarına Giriş’ (İletişim Yay, 2008) kitabında, içinde bulunduğumuz duruma ‘ahlaki şizofrenimiz’ ismini veriyor. Bir yandan çocuklara hayvanları sevmelerini ve onlara zarar vermemelerini öğretiyor, bir yandan da onları hayvansal ürünler tüketmeye yönlendiriyoruz. Bir yandan bu tarz olaylara tepki gösteriyor, bir yandan da daha az acı ve ölüm içermeyen ancak gündelik yaşam içinde sıradanlaşmış davranışları sürdürüyoruz. Bir yandan zorunda olmadığımız halde hayvanlara acı çektirmenin ve onları öldürmenin yanlış olduğunu kabul ediyor, bir yandan da hayvanlara acı çektirmeye ve onları öldürmeye, ya da ‘kirli işi’ yapması için başkalarına para vermeye devam ediyoruz. Görmezden gelmemiz ya da gözlerimizi kapatıyor olmamız, bu durumun mevcudiyetini ortadan kaldırmıyor.

Bu çelişkiye son vermek için her türlü imkana sahibiz. Atmamız gereken çok basit bir adım var; vegan olmak. Vegan olmak, hayvanların -hissedebilir yani yaşamaktan ve acı çekmemekten menfaati olan canlıların- birer mal veya kaynak değil, birer insan-harici-kişi olduklarını tanımanın bir sonucudur; bu da pratikte hayvansal ürünleri kullanmamak, her biri hayvanlar için ölüm ve acı anlamına gelen hayvansal et, hayvansal süt, yumurta, bal, yün, deri, kürk, ipek gibi ürünleri kullanmamak, bunun yanında elbette hayvanların eğlence aracı ya da deney malzemesi olarak görülmesine karşı olmak anlamına geliyor.

Bu, ne zor, ne ütopik, ne de ekstrem bir tavır ne de ulaşmak için hepimizin ‘kendi yolumuzda’ olduğu nihai nokta. Aksine, vegan olmak bir temel, bir ilk adım. Ne var ki, ancak bu adımı attığımızda ve daha fazla insanın bu adımı atması için çaba harcadığımızda gerçek bir değişime yol açabileceğiz.

Hayvanları birer mal ve kaynak olarak kullandığımız müddetçe, yaşanan şiddet için kendimize bir takım şeytanlar, ‘’günah keçileri’’ bulacak ve onları suçlayacağız, kimi zaman bir kediyi acı çektirerek öldüren birisi, kimi zaman avcılar, kimi zaman büyük şirketler veya kapitalizm, kimi zaman Uzakdoğu’da yunus öldürenler, Kanada’daki fok katliamları vs. tepkimizi çekecek, ama sorunun kaynağını ortadan kaldırmak için hiçbir şey yapmıyor olacağız.

Bu sözlerim, ‘’eğer vegan değilseniz susmalısınız ve hiçbir şeye tepki vermemelisiniz’’ anlamına gelmiyor. Bu, tepki verdiğimiz durumlara dair, birilerini suçlamaktansa kendi hayatımızı ve toplumun hayvanlara olan bakışını yani sorunun kaynağını değiştirmek için harekete geçmemiz gerektiği çünkü tek tek olaylara tepki vermenin ötesine geçip toplumsal bir dönüşümü mümkün kılmamızın yolunun kendi mutfağımızdan, kendi gardırobumuzdan geçtiği anlamına geliyor. Eğer bu fikre katılıyorsanız, şuradaki kısa yazı bir başlangıç olabilir.

Berk Efe Altınal

 

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page