Toplam özgürlük için Veganlık – Berk Efe Altınal

Geçtiğimiz günlerde Gezi Direnişini karalamak için yeni yollar bulmaya çalışan televizyon kanallarından bir tanesinde, eylemcilerin işgal sırasında kedi kanı içtiklerini ve kedi yediklerini iddia eden bir çocuğa yer verdiler. Videoyu izlediyseniz, programın sunucularının bile bu iddiayı aşırı bulduklarını yüzlerinden ve çocuğun konuşmalarını kısa kesmeye çalışmalarından anlayabilirsiniz. Zaten çocuğun bu iddiaları epey gülünç bulundu ve alay edildi.

Bu iddiaya inanmamamız, dünyanın bu coğrafyasında paylaştığımız bir inançtan kaynaklanıyor. Bu inanç, kedilerin ve köpeklerin evlerimizde bakabileceğimiz, “besleyebileceğimiz”, sevebileceğimiz hayvanlar olduğu inancı. Oysa dünya üzerinde bizimle bu inancı paylaşmayan pek çok insan var, onlar için kediler ve köpekler keyifli bir akşam yemeğinde sofraya sunulabilecek lezzetli bir yemeğin hammaddeleri. Tıpkı, bu coğrafyada çoğunluğun inekler, koyunlar, tavuklar ve balıklarla ilgili düşündüğü gibi…

Hayvanlar üzerine yaygın düşünceler büyük çelişkiler içeriyor ve bu çelişkiler temel olarak türcülük olarak adlandırılan ideolojiden kaynaklanıyor. Türcülük, tıpkı ırkçılık, cinsiyetçilik, heteronormativite gibi bir ayrımcı ideoloji ve bu ideoloji insan menfaatleri adına diğer hissedebilir canlıların köleleştirilmesini, sömürülmesini ve öldürülmesini kabul edilebilir olarak gösteriyor. Kimi hayvanların bedeni yiyecek olarak görülüyor, kimi hayvanlar hayvansal süt, yumurta ve bal üretme makinesi muamelesi görüyor, kimileri giyim sektörü için hammadde olarak kullanılırken, bazılarıysa deney laboratuvarlarında işkence görüyor.

Hayvanların etik statüsü hakkında toplumlarımız bir çelişki içerisinde ve bu çelişki milyarlarca hayvanın öldürülmesine ve tutsak edilmesine yol açıyor. İçinde bulunduğumuz hafta Dünya Vejetaryenler Günü ile başladı ve kimi yerlerde “Hayvanları Koruma Haftası” olarak da adlandırılıyor. Büyük marketlerden bir tanesi, bu haftaya özel olarak kedi ve köpek mamalarında indirim yaptığını duyururken, bu duyurunun hemen yanında “Kurban bizden alınır” diye bir ilan var. Biraz daha aşağıya baktığınızdaysa “Etoburları memnun etmesini iyi biliriz, kırmızı et ürünlerinde %20 indirim” yazıyor ve bütün bunların tek bir sayfada yer alması pek tuhaf görünmüyor.

Oysa bir kedinin, bir köpeğin taşıdığı etik değerle diğer hissedebilir canlıların taşıdığı etik değer arasında bir fark yok. Bir fark olduğu ön kabulü hiçbir dayanağı olmayan bir ayrımcı ideolojiden kaynaklanıyor.

Türcülüğün Üstesinden Gelmek

Yazının bu bölümünde gıda (hayvansal et, süt, yumurta, bal), giyim (kürk, deri vs.), deney ve eğlence (petshoplar, sirkler vs.) sektörlerindeki dayanılmaz koşullardan ve hayvanların bu sektörlerde çektikleri acıdan söz etmeyeceğim. Endüstriyel üretimde koşulların ne kadar kötü olduğuna dair bilgilere internette, kitaplarda ve pek çok belgeselde görüntülü olarak ulaşmanız mümkün.

Ne var ki, endüstriyel üretimdeki koşulların kötü olduğu bilgisi bugün hayvan refahçılığı olarak adlandırılan görüşün de dayanaklarından birisi. Hayvan refahçıları, bütün bu koşulları düzeltebileceğimizi ve hayvanları daha insani yollardan sömürebileceğimizi öne sürüyorlar. Bu sebeple “kafessiz yumurtalar”, “mutlu inekler” ve “acısız kesim” gibi bir dizi kavram hayvansal ürün raflarını doldurmaya başladı.

Endüstrinin hayvan sömürüsü sorununu büyüttüğü çok açık. Ancak hayvan sömürüsü endüstri ortaya çıkmadan önce de yeterince büyük bir sorundu. Endüstrinin geldiği korkutucu boyutu ortaya çıkaran düşüncenin tohumları endüstri öncesi hayvan sömürüsünde yatıyordu. Bu düşünce, hayvanların birer mülk oldukları düşüncesiydi; bu, hayvanların birer sahibi, değişim ve kullanım değeri olan varlıklar olduğunu, dolayısıyla bu varlıklara karşı herhangi bir etik sorumluluğumuz olamayacağını ima eden bir düşüncedir.

Bu yüzden, türcülüğün üstesinden gelmek için hayvan refahı politikalarına bakmak oldukça anlamsız. Bütün bu politikalar, insanların içleri rahat bir şekilde hayvanları sömürmeye devam etmelerini sağlamak üzerine kurulu.

Vejetaryenlik ise, hayvansal et ile diğer hayvansal ürünler arasında etik açıdan bir fark olduğu yanılgısı üzerine kurulu. Oysa, hayvansal et hayvanlara ne kadar zarar veriyorsa, diğer hayvansal ürünler de o kadar zarar veriyor -hatta kimi zaman çok daha fazla. Hayvanların bedenlerini yememek ancak vücutlarından faydalanmaya devam etmek onların birer mal oldukları düşüncesini yeniden dolaşıma sokmak anlamına geliyor.

Vejetaryenler, hayvanlara karşı etik sorumluluklarımız olduğunun farkında olan ve bu konuda bir adım atmış ve hayvansal et tüketiminden vazgeçmiş insanlardır. Ancak, eğer hayvanların içimiz rahat bir şekilde sömürebileceğimiz varlıklar değil, onlara karşı etik sorumluluklarımızın olduğu hissedebilir canlılar olduğunu düşünüyorsak, bu düşüncenin pratikteki tutarlı karşılığı vejetaryenlik değil, veganlıktır.

Veganlık, türcü ideolojinin dışına çıktığınızda ve hayvanları şu veya bu amaç için kullanılabilecek araçlar, mallar, mülkler olarak görmeye son verdiğinizde, bu düşüncenin sizi ulaştırdığı pratikleri ifade eder. Bu da, hayvansal et ve süt, yumurta, bal gibi hayvansal ürünleri tüketmemek, deri, yün, kürk gibi hayvansal malzemelerden elde edilmiş giyim eşyalarını kullanmamak, hayvan deneylerine karşı durmak, hayvanların birer eğlence malzemesi haline getirildiği sirkler gibi sektörlere karşı olmak, dilimizden türcü ifadeleri çıkarmak gibi faaliyetleri içerir.

Bu durum çok az insan için kişisel bir değişimden ibaret kalır. Pek çok vegan aynı zamanda hayvan özgürlüğü aktivistidir. Bu aktivizm, vegan düşünceyi yaymak için çalışma yapmaktan, mezbaha, petshop, sirk, deney laboratuvarı gibi sömürü mekanlarında gerçekleştirilen özgürleştirme eylemlerine kadar çeşitlilik gösterir. Kendi pratiklerimizden başlıyoruz ama dünyayı değiştirmek istiyoruz.

Veganlık Toplam Özgürlüktür

Yazının girişinde Gezi Parkından bahsetmiştim. Gezi Parkında kedi eti yenmediği ve kedi kanı içilmediği konusundan eminiz herhalde. Ancak bu Gezi Parkındaki köfte-ekmek stantlarını unutmamız gerektiği anlamına gelmiyor. Gezi’nin özgürlük ruhu hayvanlar için özgürlük anlamına gelmiyordu.

Bu yeni ve şaşırılacak bir durum değil. Özgürlük sloganlarını dillerinden düşürmeyen pek çok politik figür, parti, kitle örgütü için hayvan özgürlüğü bir mesele dahi değil. Hayvanlar güçsüz konumda ve tahakküm altında ve onları sömürürken ve sahip oldukları en temel hakları ellerinden alırken hiçbir sorun görmüyorlar. Bu sebeple, muhalefet halindeyken, iktidar karşısında güçsüzken ortaya attıkları özgürlükçü söylemleri hiç inandırıcı gelmiyor. Kimileri, bu tutarsızlığın farkında olmadıklarını düşünüyor, bence bu bir farkında olmama değil, güçlü konumda olmanın getirdiği rahatlıktan ibaret. Güç ilişkileri değiştiğinde, bu rahatlığın kimleri kapsayacağı sorusu önemli bir soru.

Gezi Parkı pek çok kişinin özgürlüklere bakışının genişlediği, birbirimizden öğrendiğimiz ve paylaştığımız bir süreçti. Taksim Komünü günleri boyunca parkta oluşturduğumuz Vegan Mutfak standında sömürü ve şiddet içermeyen yiyecekler dağıttık hem de standa gelenlere vegan düşüncesinden bahsettik. Pek çok kişi hayvanların etik statüsünü kabul etti ve vegan olmayı seçti.

Artık her zamankinden daha fazla insan, hayvanlara karşı etik sorumluklarımız olduğu düşüncesinin pratik sonucunun veganlık olduğunun farkında ve çok daha fazla sayıda vegan var. Hayvan özgürlüğü mücadelesi de sürüyor. Her Cumartesi saat 17.00’de Gezi Parkında Vegan Forumu toplanmaya devam ediyor ve hem hayvan özgürlüğü düşüncesinin diğer toplumsal mücadelelerle olan bağları ve felsefi arka planı üzerine konuşuyoruz hem de eylemler inşa ediyoruz.

Gezi Parkı Vegan Forumunu fb.com/DirenVegan ve twitter.com/DirenVegan adreslerinden takip edebilir ve elbette katılabiirsiniz.

Berk Efe Altınal

 

 

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Pin on Pinterest0Email this to someonePrint this page