Geciken adalet ~6 [Yazı dizisi sonu]

Guernicamag.com sitesinde Patrick Wrigley imzasıyla yayınlanan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Özde Çakmak’ın çevirisiyle ve bölümler halinde yayınladık, bugün son bölümle bitiriyoruz.

***

Yazı dizisinin ilk bölümünü okumak için tıklayınız

Yazı dizisinin ikinci bölümünü okumak için tıklayınız

Yazı dizisinin üçüncü bölümünü okumak için tıklayınız

Yazı dizisinin dördüncü bölümünü okumak için tıklayınız

Yazı dizisinin beşinci bölümünü okumak için tıklayınız

***

Bilici, ordu, polis ve hükümette Kürt-Türk çatışmaları sırasındaki insan hakları ihlalleri ile doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkili kişilerin görev yapıyor olduğundan emin. 11 Eylül 2011’de, İHD görgü tanıklarının tarifi, kayıp akrabalarının ifadeleri ve belediye çalışanlarının ihbarlarına dayanan titiz bir bilgi toplama sürecinin sonucunda 253 adet işaretlenmemiş mezarı ayrıntılarıyla gösteren bir harita çizerek hükümete meydan okudu. Mezarlar, ülkenin güneydoğusunda toplanan doğum lekeleri gibi kırmızı raptiyelerle işaretlenmiş. Konuştuğum Meclis İnsan Hakları Komitesi Başkanı Ayhan Sefer Üstün gibi hükümet yetkilileri İHD’nin PKK ile çok yakından ilintili olduğunu ima ederek haritaya karşı büyük ölçüde kayıtsız kaldı. Bunda gerçek payı olabilir. Dernek, resmi olarak hem Türk ordusu hem de PKK tarafından yapılan ihlalleri kınıyor, ama İHD çalışanlarının PKK’nın sözde ihlallerini eleştirdiği ya da soruşturduğu pek görülmüş değil. Haritada yalnızca kaybolmaların meydana geldiği potansiyel alanlar değil, orduyla savaşırken öldürülen gerillaların mezarları da yer alıyor. Ülkedeki bellibaşlı bir diğer bir insan hakları grubu olan Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) başkanı, hükümetin yaklaşımını fazlasıyla eleştiren ve İHD’nin çalışmalarının çoğunu alkışlayan Şebnem Korur Fincancı bile İHD’nin rakamlarının abartılı olabileceğini kabul ediyor. Bununla birlikte, biraraya getirdikleri bir sürü köylünün ifadesi ve buldukları yüzlerce mezarlık her geçen gün suçlayıcılık dozunu arttırıyor.

Fakat, hükümet ve Kürt hareketiyle ilintili örgütler arasındaki güvensizliğin yüksek olması ve güneydoğuda can veren Türk askerleriyle şekillenen,“en iyi Kürt, ölü Kürt’tür” gibi milliyetçi hezeyanlarla parlamaya yatkın kamuoyu ile bu mezarların tam olarak hesabının verilmesi pek mümkün görünmüyor. Görünen o ki, korku ağır basıyor – mezarda bulunabileceklerin, sıradan vatandaşların yanı sıra PKK gerillalarının da ölümlerini soruşturma korkusu, gerilla kemiklerinin ailelere iade edildiği takdirde halkın sevinç içinde şehit cenazeleriyle karşılaması korkusu ve Türk-Kürt savaşının sadece derin devlet olarak bilinen küçük bir ulusalcı grubu değil tüm toplumu içine alacağı korkusu.

Dargeçit’teki akrabalara iki ila dört ay içerisinde DNA testlerinin sonuçlarını alacakları söylense de Davut hala sonuçtan habersiz. Onu görmek için temmuzda geri döndüğümde karamsarlığa düşmüştü. Ramazanın ilk haftasıydı, toprağın rengi çekilmiş görünüyordu. Davut perdeleri çekili ön odada üzüntü içinde oturuyordu. Umut aşılayan aylar resmi sessizliğin üzerine orantısız bir ağırlık yüklemişti.

Davut, hükümetin sonuçları aldığından ama onları açıklamak istemediğinden şüpheleniyordu. İnanması güç fakat bu coğrafyada reddetmesi de zor olan hikayeler anlatmaya başladı. Oraya son gittiğimden beri, istihbarat ajanı olduğunu tahmin ettiği takım elbiseli iki adamın savcının ofisinin yanındaki odada ona neden bu davayı saldırganca takip ettiğini ve “Diyarbakır’ın elinde” – devlet görevlileri tarafından ‘PKK’ya çalışmak’ anlamında kullanılan bir deyim – olup olmadığını sorduklarını söyledi.

Köy korucusu olduğunu söylediği kuzeninin onu bir toplantıya çağırarak kaçırmaya çalıştığını ve onu arabayla kasabadan atmaya yeltendiğini anlattı. Davut arabadan atlamayı başarınca, kuzeni arabadan çıkmış ve ona silah çekmişti. Bu hikayeyi doğrulamanın mümkünatı yoktu, ama Davut savcılığa şikayette bulunduğunda ona verdikleri resmi dava tebliğini gösterdi. “Günün yirmi dört saati beni izlediklerini biliyorum,” diyor. “O korku yok mu! Bu yüzden bizim burada yaşamamız çok zor.”

Yine de, Davut neredeyse yirmi yıldır o korkuyla yaşıyor. 1997’de doğan ortanca oğluna kardeşinin adını vermiş. Adı büyük kalın beyaz harflerle evin ön duvarına yazılı: Nedim. Evi, cenaze evine dönmüş. Nedim’in fotoğrafları evin her yerine asılmış. Zayıf, sırım gibi, kocaman gülümsemesi ile gür saçlı bir çocukmuş. Burada zamanın içinde donmuş. Hep boğazlı kazak ve benim yalnızca eski Türk filmlerinde gördüğüm dönem ve yerin tarzına uygun kesimli pantolonlar giyermiş. Ama Davut onu kendi oğlunda yeniden diriltmeye çalışmış. Çerçevedeki dotoğrafların biri kardeşi Nedim’in oğlunun yandaki fotoğrafıyla bir kolajı – yüz ifadeleri, isimleri gibi, birbirinin aynı. Davut’un açık havadan şişen elleri fotoğrafı okşuyor, sanki bir çocuğu okşar gibi.

Sonra durduk yere, “Onu (PKK ile birlikte) dağda almış ya da elinde silahla yakalamış olsalardı farklı olurdu. Ama onu uykusunda aldılar.” diyor.

 

*Görüşme yapılan kişilerin isteği doğrultusunda isimler değiştirilmiştir.

 

 

Yazı dizisinin sonu

Yeşil Gazete için çeviren: Özde Çakmak

Yazının özgün hali (ingilizce) için tıklayınız.

(Guernicamag.com, Yeşil Gazete)

 

Yazı dizisinin ilk bölümünü okumak için tıklayınız

Yazı dizisinin ikinci bölümünü okumak için tıklayınız

Yazı dizisinin üçüncü bölümünü okumak için tıklayınız

Yazı dizisinin dördüncü bölümünü okumak için tıklayınız

Yazı dizisinin beşinci bölümünü okumak için tıklayınız

 

 

6 Total Views 1 Views Today