Benim Edip Canseverim

“Açık kumral saçlı, zayıf mı zayıf, kaburga kemikleri sayılabilen küçük bir çocuk! Adını soruyorum. Önce yüzünü başka yöne çeviriyor, bir süre sustuktan sonra yanıtlıyor sorumu: Edip!”

Edip Cansever 1977 yılında Türkiye Yazıları’nda yayımlanan yaşam öyküsüne bu satırlarla başlar. Yaşamını anlattığı bütün kısa yazılarında çocukluğunu, ilk gençliğini, sadece kendisine ait olan o yılların silik anılarını yeniden kurmaya çalışır sanki.

Uçaklar hakkındaki resimli bir kitap dışında, hiç kitap olmayan bir ev… Ortaokulun ikinci sınıfında ilk şiirlerini yazması ve bir çocuk dergisinde çıkan ilk şiir… İstanbul Erkek Lisesi’nde yaptıkları ‘toplumculuk’ tartışmaları… 17-18 yaşlarındayken, Saraçhanebaşı’ndaki komşuları Nigar hanımın kardeşi olan Ahmet Hamdi Tanpınar’a ilk şiirlerini gösterişi… Onun “Bu şiirler çok güzel, hepsi de güzel. Ama hiçbiri şiir değil” deyişi… O gün kendisine uzun uzun resme nasıl bakılacağını anlatması… Tanpınar’ın yanından ayrılır ayrılmaz gidip bir sürü resim alması… Sonradan yayımladığına pişman olduğu “İkindi Üstü”…

Edip Cansever, Kapalıçarşı’da, babasının ‘dolabında’ çalışarak başladığı ticareti sürdürmüş, 30 yıl boyunca antika eşyalar satarak geçimini sağlamıştır. O işi de şöyle anlatır, Yerçekimli Karanfil’i yayımladığı yıl yazdığı kısacık bir yazıda: “Şiir dışındaki işim, yıllarca önce insanların güzel diye yaptıklarını, o güzellik karşısında şaşıran, gülen, sevinen insanlara satıyorum.”

Böyle dese de, bu ticaret işini hiç sevmemiştir. Kapalıçarşı için “sınıf ayrımının en belirgin, en somut olarak görülebildiği bir küçük ülkeydi orası” der, “Herhangi bir eşyaya sadece para değerini düşünerek bakan koleksiyoncuların o kendisine özgü jestlerini, mimiklerini izlemeliydiniz. Ne güzel senaryolar çıkardı kim bilir.” Mezat salonlarına otuz yıl içinde otuz kere giremediğini söyler sonra: “Yüzler. Tahta sıraları dolduran insan yüzlerini dikkatle izleseniz, korkuya, paniğe kapılırdınız. Tutkunun, para hırsının önce tek tek, sonra sel gibi çoğullaştığını hiçbir yerde böyle seyredemezdiniz.”

Hatta hayatının en önemli olayının 1954 yılında çıkan büyük Kapalıçarşı yangını olduğunu söyler. Bu yangında dükkanı tamamen yanar. Sigortadan aldığı para yeni bir işyeri açamayacak kadar az olduğu için de kendine bir ortak bulur. Birkaç ay sonra ortağı Jak, alım satım işleriyle kendisinin uğraşabileceğini söyleyerek ona asma kattaki odasında istediği kadar çalışabileceğini müjdeler. Edip Cansever dokuz kitabını Kapalıçarşı’da, Sandal Bedesteni sokak No:32’deki bu küçük dükkanın asma katında bulunan çalışma masasında yazar. “Bugün düşünüyorum da” der “ Ya o yangın olmasaydı?”

***

Sadece şiir yazan bir şair! Edip Cansever’in şiir dışında hiçbir şey yazmaması ve hatta neredeyse başka hiçbir şey yapmaması, hep can alıcı gelmiştir bana. Yazdığı düzyazıların hepsi de şiirle ilgilidir. Kendini anlattığı birkaç küçük yazı ve geriye kalan birkaç mektubu dışında… Başka şairlerle kıyaslamak doğru mudur bilmem, ama Oktay Rıfat’ın, Melih Cevdet’in, Nazım Hikmet’in roman ve oyunlarını, nice şairin yayıncılıklarını, siyaset yazılarını, ya da doğrudan siyasi mücadele içinde geçen hayatlarını düşünüyor insan. Belki de Edip Cansever bu yüzden hiçbir zaman ‘dev şair’, ‘şiir çınarı’, ‘büyük ozan’ olmamıştır. Bu tür sıfatlar onun adının önünde eğreti durur. O, şairdir:

“… Hiç yazamadığım günler, hatta aylar yok mudur? O zaman ne yaparım acaba? Benim için tek mutluluk olan ‘şiir yazmak’, mutsuzluk olan ‘şiir yazmamak’a dönüşür ki, hemen hemen okumaktan başka olumlu bir şey yapmam, yapamam. Sait Faik’in ‘Ne desem yalan gibiydi’ sözüne uygun bir yaşam tutturmaktan başkaca bir seçeneğim kalmaz. (…) Yukarıda ‘benim için tek mutluluk şiir yazmaktır’ dedim. Oysa bir şiirin verdiği mutluluk olsa olsa bir gün sürer. Olsun. Belki de bütün mutlulukların toplamı bu kadarcıktır.”

***

Edip’in ilk okuduğum kitabı 1982’de çıkan “Bezik Oynayan Kadınlar”dı. (Şimdi böyle yazınca ayıp gibi geliyor, ama abimle biz ona hep ‘Edip’ derdik. Belki de Bezik Oynayan Kadınlar’ın Ada yayınlarından çıkan o ilk baskısının arka kapağındaki el yazısı ve imzası yüzünden…) Manastırlı Hilmi Beye Birinci Mektup, herhalde ilk karşılaştığım şiirdiydi (“İşte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben” diye başlayan) (Parmağını sürsen elmaya, rengini anlarsın/ Gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın/ Onu işitsen, yuvarlağı sende kalır/ Her başlangıçta yeni bir anlam vardır.)

Sonra Memet Fuat’ın Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi geldi. Bizim kuşak için önemlidir Memet Fuat’ın antolojisi. Yayımlandığında 16 yaşındaydım ve sanırım şiirin ne olduğunu asıl orada keşfettim. Şimdi o antoloji elimin altında yok ama, Phoenix’i ilk orada okumuş olmalıyım. (Başıyla öne düşmüş yüreğiyle beraber/ Ya Tanrıya inanır ya da isyana.) Tabii yıllarca duvarımda asılı duran Yerçekimli Karanfil’i de… (Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte/ Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel/ O başkası yok mu bir yanındakine veriyor/ Derken karanfil elden ele.)

Sonra öldü Edip Cansever. Ben Ruhi Bey Nasılım’ı, İlkyaz Şikayetçileri’ni, Oteller Kenti’ni, Tragedyalar’ı hep o öldükten sonra keşfettim.

Hayatımın önemli bir kısmını kaplayan bu şiirlerin (aslında şairin demeliyim belki, ama hayır, şiirlerin), bana onun ölümünden sonra gelmiş olmasını, nedense hep düşündüm durdum. (Zaten o zamanlar daha yaşın kaçmış ki, diyeceksiniz belki… Ama o yaşlarda öyle gelmiyor insana. Bir de insan niye böyle bir şeyi düşünür?) Acaba bu bir tür kayıp duygusunun sonucu muydu? Şiirlerden öte bir bağın olamasa da, neticede aynı şehirde yaşayan ve seninle daha yeni yeni konuşmaya başlamış, bilge, ama sıcak bir selamı da esirgemeyen ‘uzak bir tanıdığın’ birden bire çekip gitmesinin yarattığı boşluk gibi bir şey miydi, bilemiyorum… (Ölüler ki bir gün gömülür/ İçimizdeki ölüler, dışımızdaki ölüler/ İnsan yaşıyorken özgürdür/ İnsan/ yaşıyorken/ özgürdür.)

Yıllarca Ruhi beyle uğraştım sonra. Kürk Tamircisi Yorgo’yu, Cenaze Kaldırıcısı Adem’i, Ruhi beyin yaktığı limonluğu, aklımda hep yeniden oluşturdum. Bir şairin, artık çoğalamayacak olan şiirlerinin ve kitaplarının peşinde, onları başka anlamlarla ve başka biçimlerle üretmekle ne kadar zaman geçirebilir ki insan.

Bir yerden sonra o şiirler sizin parçanız oluyor. (Belki yarın gidecek/ Bir anı gelecek bir başka anının yerine/ İnsan bazen ağlamaz mı bakıp bakıp kendine.)

***

Ahmet abi var tabii bir de: Motorunu kıyıya çekip, gecekondusunda dikiş diken Ahmet abi. Yolu her daim Krepen pasajından, Panayot’tan, Degüstasyon’dan, yani aslında İstanbul’un sokaklarından ve meyhanelerinden geçen Edip Cansever’in şiirinde ayrıksı bir folklorik iz gibi duran Mendilimde Kan Sesleri… (“Sonra sonra denizler çağırdı beni” der bir yerde, “ama çok sonra…”)

Mendilimde Kan sesleri tamamen de istisnai sayılmaz ama… Kaç Kişiydik vardır, Çiçekleri Sulasan, Kekik Kokar, “Tokatlı biri”… (Bir yanda bir balıkçıl ne zaman istese ölür/ Kocaman bir iz bırakır çılgınlığından/ Sonra o adamlar ki çelimsiz, esmer, bıyıklı/ Ve bütün gün sevişirler acılarıylan.). Çok sonraları, İkinci Dünya Savaşı’nda, İstanbul ha bugün, ha yarın bombalanacak diye bekledikleri karartma yıllarında, babasıyla annesinin Çankırı’da doğdukları köye gittiklerini ve orada dört ay kaldıklarını okumuştum. O deneyimi yaşayan her İstanbullu çocuğun aklında yer edecek yoksunluk anıları…

Mendilimde Kan Sesleri’nde Almanya yolcusu işçiler de vardır tabii ama, en çok da Ahmet abinin kadeh tutuşunda yoğunlaşan bir hüzün vardır, sanki o yıllardan içine işleyip Anadolu’yla özdeşleşen… (Gelmiyor içimizden hüzünlenmek bile/ Gelse de/ Öyle sürekli değil/ Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün/ O kadar çabuk/ O kadar kısa/ İşte o kadar.)

(Yeri gelmişken saygıyla, içten/ Merhaba Ahmet abi.)

İçindeki Sessiz Parlaklık, sadece Ahmet abi yüzünden değil, belki de Edip Cansever liriği denebilecek şeyin en saf hali olduğu için de, her dizesi ayrı hayata sahip bir şiirdir. (Saat yirmi on beş’te bir vapur var Köprü’ye/ Çay ocağının karşısında oturacağım/ Demli çay, mavi gözlerin/ Gözlerin neden mavi/ Aklıma geldi birden/ İstanbul’da doğup büyüyen/ Herkes/ Masmavi düşünür kendini bir mozayık gibi.) İstanbul’da yaşamanın bir armağan olmasını sağlayan bir şiirdir…

***

Edip Cansever’in şiiri için çok şey söylenebilir. Kendi deyimiyle düşüncenin şiiri mesela… (Yapılan bir şeydir şiir, yuvarlak, kırmızı, geniş/ En genişi en kırmızısı o ezilmişler katında)

Ama benim için, Edip’in şiiri insanın kendini tanıması gibi bir şeydir. Bazı şiirleri, yıllarca görüşmedikten sonra, ilk karşılaştığın anda hemen yeniden derin bir sohbete başlayabileceğin eski bir dost gibidir. Bazı şiirlerinden içeri hala girebildiğimi söyleyemem (Dökümcü Niko ve Arkadaşları, gibi)… Bazı müziklerin ve bazı şiirlerin zamanını beklemesi gerekir. Bazıları için o zaman hiç gelmez. Bazı şiirleriyle de her defasında yeniden tanışırım.

Edip’in şiirleri sizi yormaz, üzerinde düşünmedikçe daha çok sizin olur. Önce sevdim de sonra mı alıştım, yoksa alıştığım için mi sevdim der, bulamazsınız. Edip’in şiirleri akar, durduramazsınız. Uzayan kıvrımlarında dolaşıp durursunuz, ilmekleri çözemedikçe daha çok içine girersiniz. Çözdüğünüz yerde bir düğüm de siz atarsınız.

Edip’in şiirleri hayal kırıklığına uğratmaz, ama sesini duyamadığınız noktada uğraşmanız da yararsızdır. O size konuşana kadar, o da eğer konuşursa… (Ne kadar konuşursak o kadar sessizlik olur/ Adımızı sorarız birine, o bize adını söyler).

***

Şimdi Edip Cansever’in ölümünün üzerinden 25 yıl geçmiş… O günden bugüne düz bir çizgi çiziyorum. Şiirle ve hayatla arama koyduğum mesafeyi tanımayan tek ismin Edip Cansever olduğunu kabul edip, önünde bir dakika sessizce durup… Belki de bunu simgeleyen bir çizgi… (Neden yazılır bir şiir/ Neden okunur bunca yazı/ Çünkü nasıl aşılabilir başkaca/ İnsanın karmaşıklığı.)

Tuhaf ve dağınık bir yazı oldu bu, farkındayım. Ama 25 yıl sonra, bu yazıya başlarken ödenmemiş bir borcum vardı. Bu yazı bittiğinde hala olduğu gibi duran, ödenmemiş bir borç olarak kaldı.

Yine de her yazı bir yere gider.

(İçimizde birbiriyle konuşan yaprak bolluğu.)

Cüretimi bağışlayın.

 

Ümit Şahin, 3 Haziran 2011

 

(Parantez içindeki bütün dizeler Edip Cansever’in şiirlerinden alınmıştır. Toplu şiirlerinin yeni baskıları (Sonrası Kalır) YKY’den yayımlandı. Yaşamıyla ilgili bilgi ve alıntılar ise Gül Dönüyor Avucumda (Adam Yayınları, 1987) ve Şiiri Şiirle Ölçmek (YKY, 2008) başlıklı derlemelerde bulunabilir.)

Edip Cansever’in yaşamına dair “Ölümünün 25. yılında Edip Cansever” için TIKLAYIN

Ölümünün 25. yılında Edip Cansever DOSYASI’nın tamamını okumak için TIKLAYIN

269 Total Views 4 Views Today