Cihat Aşkın’dan “Murat Bardakçı’nın bir yazısı üzerine çeşitlemeler”

Habertürk gazetesinde yazdığı bir köşe yazısını klasik müzik email grubuna gönderdiği bir yazıyla değerlendirdi. Yazıyı aşağıda aynen yayınlıyoruz.">Türkiye’nin önde gelen keman virtuozlarından, besteci ve eğitimci Cihat Aşkın, Murat Bardakçı’nın Türkiye’de klasik müzik üzerine Habertürk gazetesinde yazdığı bir köşe yazısını klasik müzik email grubuna gönderdiği bir yazıyla değerlendirdi. Yazıyı aşağıda aynen yayınlıyoruz.

Türkiye’de klasik müziğin evrimi üzerine önemli değerlendirmeler içeren bu yazıyı Yeşil Gazete okurlarıyla paylaşmayı kabul ettiği için sanatçıya teşekkür ediyoruz.

MURAT BARDAKÇI’NIN BİR YAZISI ÜZERİNE ÇEŞİTLEMELER

Murat Bardakçı’nın 8 Kasım 2010 tarihli yazısı kısa süre içerisinde bazı hareketlenmelere yol açtı. Bu hareketlenme genellikle hislerimizin kabul etmek istemediği ve kendi kendimize yediremediğimiz ve çok destekleyerek sevdiğimiz çoksesli müziğe karşı bir saldırı edasıyla dalgalanmaya başladı ve bizler hislerimizin esiri olarak yine kendi içimizde kendimize karşı propaganda yaparak statümüzü korumaya çalıştık. Bana kalırsa Murat Bardakçı’nın yazısını sevip sevmemek yerine bunu bilimsel açıdan değerlendirip onun sorduğu soruları acaba kendi kendimize daha önce mi sormalıydık?

‘Musıki İnkılabı ve başarısızlık’ başlıklı yazıda nelerden bahsediliyor?

Genelde bir konser haberi olan yazının devamında şunlar yazılıydı:

‘Resmî orkestralarımızın tını ve eserin ruhunu yansıtma bakımından geride kalmalarının en başta gelen sebebi bu işin hâlâ devlet memurluğu zihniyeti ile yapılması ve klasik müziğin hissiyatını bir türlü kavrayamamış olmamızdır. Bunda, klasik müziğin bir dönemde zorla sevdirilmeye çalışılmış olmasının da etkisi vardır.’

İkinci konu ise şu idi:

‘Türkiye’nin “Musiki İnkılâbı”nın üzerinden bu kadar uzun seneler geçtikten sonra, hiçbir zaman ciddî şekilde kabul görmemiş birkaç bestecisini bir çevrede kendi kendine reklam etmeyi bir tarafa bırakıp dünya çapında kompozitör çıkartamamış olmasının sebebini artık açıkça tartışması gerekiyor.’

Bardakçı yazısının son bölümünde ise eksikliğin nerede ve kimde olduğunu soruyordu.

‘1930’larda ekonomisini tahıl ihraç ederek ayakta tutmaya çalışan Türkiye o zamanların bütçesinde önemli bir yer tutan “Musiki İnkılâbı” yatırımını yanlış kişilere ve yanlış politikalara mı yaptı? Başarısızlıkta memleketin geleneksel müziklerine dudak bükmenin tesiri oldu mu? Sadece “mecburî hizmet” gereği eser veren besteciler yetiştirmekten niçin bir türlü kurtulamadık?

Ve, en önemlisi: Halk, bu müziği neden bir türlü benimsemedi?’

Biz ise acaba Bardakçı’nın söylemlerinde haklılık payı var mıdır ya da yok mudur diye düşünmeden ona karşı maksatsız sözler söyledik. Değerli okurlar, yapılacak olan eleştirilerin kişilere değil de fikirlere yapıldığı takdirde daha öğretici olacağına dair inancımı hiç kaybetmedim. Bana kalırsa Murat Bardakçı’nın sözlerinin çok büyük bir kesiminde haklılık payı vardır. Bu konuyu gündeme getirdiği için de ayrıca kendisine teşekkür ederim.

Biz hatayı nerede yapıyoruz?

Orkestralar konusu

Devlet orkestralarımızın yapılanma sorunları bulunmaktadır. 20.yüzyılın genelinde devlet destekli sanatın ürünü olan devlet orkestraları bulundukları süre içerisinde gelişimlerini tamamlayarak farklı bir evreye geçmek durumundaydılar. Ama bu bizde olmadı. Bu sadece orkestraların konusu değil ama bizim kafamızdaki kurumsallaşma anlayışının bir ürünüdür. Türkiye’de kurumsallaşma maalesef altyapı anlayışı oluşturulmadan ve yeterli fizibilite yapılmadan başlatılır. Kişiler gelir, kurumları kurarlar, kendi idare ettikleri sürelerde her şey kişiye göre şekillenir, daha sonra farklı bir yönetici geldiği zaman uyumsuzluklar başlar. Yeni gelen kişilik ile eski kişilik ürünü olan yapı yozlaşmaya başlar ve bir müddet sonra çatırdar. Ama Batı’daki kurumlar yeni gelen kişiliklerle ortaya çıkan dinamizmi sistemlerine entegre ederek gelişirler ve daima geleceğe taze olarak taşınırlar. Orkestralarımız için de bu böyle olmalıydı. Kuşkusuz, değerli sanatçıların ve yöneticilerin oluşturduğu orkestralarımız acaba neden Batı’daki gibi gelişmiş işletim sistemlerine sahip değildirler. İşte bunun tartışılması gerekmektedir. Türkiye’de orkestra konserlerinde yüzlerindeki imajdan acı ve isteksizlik akan müzisyenler ile batıdaki emsalleri arasında en azından mutluluk seviyesi olarak bile dağlar kadar fark vardır.  Memur zihniyeti ile olmaz. Sistem değişmelidir. Orkestraların başında bulunması gereken genel müzik direktörleri, üstünden astına kadar diğer görevliler ve müzisyenler 21. yüzyıla şartlarına uygun bir teşkilat şeması çerçevesinde yeniden yapılandırılmalıdır.

Berlin Filarmoni Orkestrası 130 yıllık bir kuruluş olarak bugün dünyanın en önemli şirketlerinden birisidir. Halk için müzik yapar ve arkasındaki zihniyet Filarmoni zihniyeti olup, amatör müzik dostlarından kurulu bir orkestra olarak işe başlamıştır. Devlet ve belediye onu sübvanse eder. Ama orkestra kendi projelerini ve stratejisini belirleyerek yoluna devam eder. Bakınız amatör ruh bu tür müzik çalışmalarında önemlidir. Çoksesli müziğin ruhu oda müziğinden geçer. Bizdeki orkestra müzisyenlerimizin pek azı bir araya gelerek kuartet veya daha değişik sayıda çalgının katıldığı oda müziği grupları oluştururlar. Diğerleri ise sevmezler. Klasik müzik ile meşgul olan genel müzisyen kendini ciddi müzik yapıyor zanneder ve kendisinden başka olan her şeyi dışlar. Amatör ruhla bir araya gelip de oda müziği yapmazlar. Kim yapar? Musıki Cemiyetleri yapar. Onlar her ilçede veya kuruluşta bir araya gelerek en az haftada bir toplanırlar, yemek yerler, müzik yaparlar ve dağılırlar. Yılda bir veya iki kez ise büyük bir salonu kiralayarak konser verirler. Batıdaki amatör klasik müzik orkestraları veya grupları da aynısını yapar, çünkü bu ruh amatör bir müziksever ruhudur. Bizdeki profesyonel müzisyenler ise genelde müziksever değildirler. Aradaki fark budur!

Türk Beşleri

Türkiye’de çok sesli müziğin gelişmesinin öncüsü olarak görülen besteciler acaba niçin dünya ölçeklerinde tanınmamışlardır? Acaba halk neden onları benimsememiştir? Bunun cevabını verirken biraz insaflı davranmak gerekmektedir. Aslında Halil Bedii Yönetken tarafından Rus beşlerinden esinlenilerek isimlendirilen Türk Beşleri arasında fikirsel açıdan bir birlik bulunmamaktadır. Cemal Reşid Rey, Cumhuriyet idealleri ile Onuncu Yıl Marşı dışında uzaktan yakından ilgisi olmayan ama son derece renkli, esprili, kültürlü ve felsefi bakış açısını Fransız etkisi altında müziklendirmiş, Fransız armonisi ve kültürüne, Osmanlı mistisizmi ve anlayışını katarak eserler vermiş bir bestecidir. Udi Sedat Öztoprak olmasa belki de Anadolu Halk Şarkılarını yazmaya başlamayacak içinde kendi müziğine karşı bir ilgi doğmayacaktı. Son derece üstün ve sofistike olan eserleri dünya sanat camiasında gerekli ilgiyi bulmamıştır. Sebep ise nota ve plak basımının olmayışıdır. Aynı Cemal Reşid Rey, Lüküs Hayat ve Onuncu Yıl Marşı ile halkın gönlünde taht kurabilmiştir ama bunlar lokal başarılardır. Ahmed Adnan Saygun ise, Rey’in tam aksi söylemini halktan ve halk kültüründen alan bir bestecidir. İdealizmi ve kesin çizgisiyle yarattığı eserlerden en ses getireni, Yunus Emre Oratoryosu’dur. Onun da en çok bilinen melodisi Anonim, Şol Cennetin Irmakları’dır. Ulvi Cemal Erkin, nazik ve hassas romantizmi ile farklı bir çizgi çizmiştir. Onda hem Klasik Türk Müziği’nin hem de halk müziğinin esintileri mevcuttur. En bilinen eseri Köçekçe rapsodisidir. Ama tüm melodiler -ikisi hariç- Dede Efendi’ye aittir. Hariç olanlardan biri anonim, diğeri de Sırp oyun havasıdır. Hasan Ferit Alnar diğerleri arasında daima dışlanan bir besteci olmuş ve Kanun Konçertosu ile bir özgünlük yakalamıştır. Necil Kazım Akses ise genelde büyük formda eserler yazmış ve 50. Yıl Marşı dışında halkın katıldığı bir eseri yoktur.

Şimdi bu beş besteciyi inceleyecek olursak ortak paydalarının hemen hemen olmadığını görüyoruz. Fikirsel temelde Cumhuriyet’e sahip çıkmak cumhuriyet için, halk için eser üretmek olmalıydı. Ama halk onları neden dinlemedi ve sahip çıkmadı. Çünkü hiçbiri halkın konuştuğu dili konuşmadı. Çocuklar için eğitim müzikleri üretmediler. Çocuklar için yapılacak olan her üretim cumhuriyetin ilk yıllarında çok önemli olmalıydı. Çocuklarımız kendi bestecilerimizin ürettikleri şarkılar yerine Almanca aslından Türkçe’ye çevrilen ‘Küçük Kuzu’ misali şarkılarla büyütüldüler. Türkiye’de gerçek anlamda çocuk eğitimi müziği 1960 larda Muammer Sun ve Cenan Akın gibi besteciler ile başlar. Yapılan yatırım doğruydu, ama yatırım yapılan kişiler yanlıştı.

Yanı başımızdaki ülkeler

Sosyolojik olarak incelediğiniz zaman yanı başımızdaki Yunanistan’ın, Bulgaristan’ın, Romanya’nın, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ın bizimkine benzer ortak yol haritaları vardı. Kazancakis Zorba Film Müziği, Haçaturyan Kılıç Dansı, Enescu Rumen Rapsodisi (Erkin daha sonra aynı melodiyi –Sırp Oyun Havası- kullanmıştır) gibi dünya çapında tanınan eserler meydana getirdiler. O yıllarda bizden sadece “Katibim” isimli melodi yukarıdaki eserlere paralel olarak gösterilebilir.

Müzik devrimi ancak halkın bu devrime sahip çıkması ve benimsemesi ile meydana getirilebilir. Halbuki halk Türk beşleri’nin eserlerini sevmekten çok radyoyu kapatmayı yeğlemiştir. Halkın kendi söylediği Mavilim türküsü operacılarımızın ağzında MOVILIM olarak şekillenince ve teknik amacın önüne geçince, işin ruhundan uzaklaşılmıştır. Yapılan çok seslilik denemeleri halk müziğindeki makam kurallarına uygun değildir. Batının fonksiyonelliği yerine yerel temelli bir fonksiyonellik baz alınabilirdi. (Kemal İlerici sadece bir örnektir.)

Yerel temelli çalgılar

Türkiye’ de yerel temelli çalgılara tiksinti ile bakılmıştır. Halbuki 20.yüzyıl içinde yerel İspanyol çalgısı Gitar, Segovia ve Rodrigo tarafından dünya  vazgeçilmezlerinden biri haline getirilmiştir. Hala konservatuarlarımızda Türk müziği nağmesi –ve de caz nağmesi- yapmak yasaktır. Birisi kazara bunları çalacak olursa diğer sınıflardan başlar çıkar, idam sehpaları hazırlanır ve infaz edilir. Türk müzik devriminde Türk Müziği yoktur. İşte Türk Müziği olmadığı için devrim de yapılamamıştır.

1930 lardan kalma bir taş plakta Cemal Reşid Rey’in piyanosu eşliğinde türkü söyleyen Münir Nurettin Selçuk ise halkın sevgilisi olmuş bir şarkıcıdır. Sadece klasik tarzda değil ama tangodan gazele kadar değişik repertuara sahip olan bir sanatçı olmuştur. Ruhi Su, bağlamayla türkü söylediği için operadan kovulmuş bir bastır. Kaptanzade Ali Rıza Bey, Muhlis Sabahattin Ezgi, Sedat Öztoprak gibi besteciler klasik Türk müziği kökeninden yetişmiş ve kendi müziklerini geliştirme çabası içinde olmuş devrimci müzisyenlerdir. Atatürk boşuna mı demiştir ‘‘Yanık Ömer’i bir de orkestrayla dinleyelim’ diye?

Değerli okurlar, bunları yazarken amacım çoksesli müzik yazan Türk bestecilerini karalamak değildir ama gerçekleri ortaya koymaktır. Zannedilmesin ki ben bu bestecilerimizi çalmıyorum veya benimsemiyorum. Hayır bilakis, Cemal Reşid, Erkin, Akses ve Alnar’ın keman eserlerinin ilk CD’leri de bana aittir. Bu bestecilerimiz günün koşullarına göre yetiştirildiler ve ortaya eserler koydular. Bu eserler yine pek çoğunun kendi yanlış politikasından dolayı ya basılamadı, ya yayınlanamadı, ya çalınamadı. Bugün eserleri kayıp olan bestecilerimiz var. Halk bunları benimsemedi. Nasıl benimsetilebilirdi?

Halk benimsemedi

Benim görüşlerim statükocu görüşlerden biraz farklı, çünkü kendi yolumda Anadolu’da seslendirdiğim yapıtlar aradan on sene geçmesine rağmen hala aranıyor ve okullarda çalınıyor. Denedim ve kazandım. Ve yolun bu olmadığını, müzik devrimi için yapılan yatırımın –maalesef- boşa gittiğini söylüyorum. Bu bestecilerimizin eserlerinin değerlerini çok dinlenmişlik oranı vermez, ama müzik yaşayarak dinlenmek için yapılır. Bu da bir gerçek. Laboratuar değeri çok önemli olan bu besteleri halkın gözünde daha değerli hale nasıl getirebilirsiniz? Halkı sanat ile eğiterek. Halkı sanat ile eğitmek ise halka rağmen olmaz.

Bir an önce tüm konservatuarlarımızda  uluslararası ölçeklere sahip sanat müziği teorisi ve uygulamasının yanı sıra, kendi makam teorimizi uygulamalı olarak öğretmeliyiz. Kendi ulusal çalgılarımızdan tiksinmemeli, onları da bu eğitimin bir parçası haline getirmeliyiz. Müzik eğitiminde birlik ve beraberlik, kendi halkını ve kendi kültürünü tanıyan bestecilerin ve icracıların yetişmesiyle daha fazla hız kazanacak bu suretle halkla barışık bir sanat anlayışı ortaya çıkacaktır. Halkla barışan sanat ise halkın desteğini alarak etkileşir ve halkın estetik zevki açısından da ilerletici bir boyuta sahip olur. Klasikleşir ve yüzyıllar boyu yaşar.

Cihat Aşkın
Eskişehir, 11 Kasım 2010

Günümüzün önde gelen keman virtüozlarından Cihat Aşkın, Amerika, Asya, Avrupa ve Afrika’nın bir çok yerinde konserler ve resitaller veren, radyo, TV ve CD kayıtları gerçekleştiren, kemancılığının yanı sıra, kuruculuğunu yaptığı İstanbul Oda Orkestrası ve Filarmonia İstanbul orkestralarının da yöneticiliğini yapmış bir sanatçıdır. Kendi adını verdiği Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları (CAKA) projesi ile Türkiye’nin her yerinden topladığı öğrencilerin gelişimlerinde büyük rol oynamıştır. Aynı zamanda Müzik İleri Araştırmalar Merkezi’nin (MIAM) kurucularından ve yöneticilerinden biri olan Prof. Dr. Cihat Aşkın akademik alanda görev yaptığı İTÜ ve Türk Müziği Devlet Konservatuarı çatısı altında sanatsal faaliyetlerini sürdürdüğü gibi Türkiye, Bulgaristan, Polonya, İsrail ve İsviçre gibi ülkelerde çeşitli yarışmalarda jüri üyesi olarak bulunmuş ve 1999 yılından beri İsrail, Keshet Eilon Keman Masterclasslarında fakülte üyesi olarak görev yapmaktadır.

Keman sanatçılığının yanısıra beste çalışmalarınada ağırlık veren Aşkın, keman ve değişik çalgılar için besteler, keman için aranjmanlar ve film müzikleri alanında da önemli çalışmalar yapmıştır. Aşkın Ensemble’ın kurucusu ve yöneticisi olarak yaptığı çalışmalar kendisini bu alanda da önemli bir konuma getirmiştir.

Kalan Müzik sanatçısı olarak Çağdaş Türk Keman yapıtlarının CD çalışmalarını yürüten sanatçıya Yalçın Tura, Ertuğrul Oğuz Fırat, Arda Agoşyan ve Oğuzhan Balcı keman konçertolarını ithaf etmişlerdir. Aşkın aynı zamanda Warner Classics ve CPO gibi firmalar içinde CD ler doldurmuştur. Akses ve Erkin gibi bestecilerimizin konçertolarının ilk CD lerini yapan sanatçı, dünya keman literatüründe bir ilk olan Kreutzer 42 Etüd albümünüde 2006 yılında yayınlamıştır. Menuhin ve Flesch yarışmalarında çeşitli ödüller kazanan sanatçının birçok ödülü ve vardır ve en son 2002 yılında Roma’da Foyer des Artistes ödülünü kazanmıştır.

www.cihataskin.net

65 Total Views 2 Views Today
  • Erhan Tutucu

    Atmışiki yaşındayım. Çocukluk yıllarım Klasik Türk Müziğinden, Halk Müziğimizden ve Klasik Batı Müziğinden örnekler dinleyerek geçti. Klasik Batı Müziğini sevmeye başlamam okul yıllarımda müzik öğretmenlerimin çabasıyla olmuştur. Klasik Batı Müziğinin ülke çapında benimsetilme politikası benim özelimde başarıya ulaşmıştır. Caz dahil, popüler müzik örnekleri hariç her tür müziği dinlerim. Konserlerini izlemeye çalışırım. Ne dersiniz? Çok sesli müzik devlet politikası olarak dayatılmasaydı ben ve benim gibi olanlar neyi dinliyor olacaktık? Sizi severek dinliyor ve izliyorum.