<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yeşil Gazete &#187; Ümit Şahin</title>
	<atom:link href="http://yesilgazete.org/author/umit/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://yesilgazete.org</link>
	<description>AKTÜEL YEŞİL GAZETE</description>
	<lastBuildDate>Thu, 11 Mar 2010 14:16:12 +0000</lastBuildDate>
	
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>“Ve Kendimi İyi Hissediyorum…”</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2010/02/23/%e2%80%9cve-kendimi-iyi-hissediyorum%e2%80%a6%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2010/02/23/%e2%80%9cve-kendimi-iyi-hissediyorum%e2%80%a6%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 23 Feb 2010 11:29:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ümit Şahin</dc:creator>
				<category><![CDATA[KöşeYazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Askeri Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=7741</guid>
		<description><![CDATA[Habertürk televizyonunda Yiğit Bulut Balyoz darbe planı gazetelere yansıdıktan hemen sonra planı hazırlayan zamanın 1. Ordu komutanı emekli orgeneral Çetin Doğan’ı altı saat boyunca stüdyoda konuk etti. Programda kendinden emin bir şekilde yaptıklarını savunan ve darbe iddialarını yalanlayan Doğan, Yiğit Bulut’un güvenini kazanmayı başardı! ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span class="drop">H</span>abertürk televizyonunda Yiğit Bulut Balyoz darbe planı gazetelere yansıdıktan hemen sonra planı hazırlayan zamanın 1. Ordu komutanı emekli orgeneral Çetin Doğan’ı altı saat boyunca stüdyoda konuk etti. Programda kendinden emin bir şekilde yaptıklarını savunan ve darbe iddialarını yalanlayan Doğan, Yiğit Bulut’un <em>güvenini kazanmayı</em> başardı! Programın sonunda Yiğit Bulut’un aşağı yukarı şöyle dediğini gayet iyi hatırlıyorum: “Paşam, şurada altı saattir birlikte oturup çay içiyoruz, Bernanke’nin merkez bankası kararlarını bile birlikte yorumladık, ben sizi çok samimi buldum ve size inanıyorum, sizin bu planlarda yazanlarla ilginiz bulunmadığına eminim.”</p>
<p>Hazır Çetin Doğan gözaltındayken, gelin bu olayı ve Yiğit Bulut’un mantığını yorumlayalım:</p>
<p>1-      Türkiye’de orgenerallere ve emekli orgenerallere (hatta diğer generallere ve albaylara da), sadece yüzlerine bakıp karşılıklı çay içerek, gözü kapalı inanabilirsiniz.</p>
<p>2-      Halkın en güvendiği kurum ordudur, demek ki subaylara inanmak için kanıta ihtiyaç yoktur. (Fakat aynı araştırmalara göre halkın en güvenmediği kurum medya olduğuna göre, en güvenilmez kurumun temsilcilerinden birinin gözü kapalı inandığı birine bizim inanmamamız gerekmez mi? Neyse…)</p>
<p>3-      Türk ordusu darbe yapmaz. Daha doğrusu darbe gerçekleşene kadar ordunun darbe yapmayacağına inanmak, darbe gerçekleştikten sonra ise zaten bu konuda yorum yapmamak gerektiği için bu konu tartışılamaz.</p>
<p>4-      Hepimiz Atatürkçüyüz.</p>
<p>Türkiye’de Yiğit Bulut gibi düşünen, üstelik eğitimli, yazan-çizen ciddi bir insan grubu var. Bunlar ordunun kendisini üzerine tesis ettiği değerlere aslında o kadar da yakın değiller. Her konuda dogmatik olmadıkları gibi, savaş meraklısı, askeri diktatörlük özlemiyle yanıp tutuşan, kafaları hamasetle çalışan insanlar da değiller bunlar. Ama yine de karşılarına geçip Çetin Doğan gibi <em>esip gürleyen</em> bir “paşa” gördüklerinde, bildikleri bütün teorileri ve tarihin neye benzediğini unutup iman etmeye hazır hale geliyorlar. Bunlar genelkurmay başkanı savaş gemisinin tepesine çıkıp gözdağı verdiğinde de susuyorlar, müthiş ayrıntılı binlerce sayfa darbe planını veya günlükleri okumayıp, ben yazmadım birileri kurguladı diyen Özden Örnek’lere, Çetin Doğan’lara da inanıyorlar. Neden?</p>
<p>Çünkü korkuyorlar.</p>
<p>Nasıl korkmasınlar ki?</p>
<p>Cumhuriyet’in kuruluşundan sadece iki yıl sonrasından, ta 1925’den başlayarak sayısız darbe, sıkıyönetim, muhtıra ve balans ayarı yapan bu ordu. 12 Eylül’den sonra bir milyon insanı işkenceden geçiren/geçirten bu ordu. Sadece son dönemde değil, Şeyh Sait isyanından, Dersim harekatına ve bugüne dek sayısız operasyonda köyleri boşaltan, Kürtçeyi yasaklayan, Diyarbakır cezaevi gibi trajediler, JİTEM gibi suç örgütleri yaratan, böylece bölgede faili meçhuller dahil on binlerce insanın ölümüne yol açan çatışmanın ve çözümsüzlüğün en önemli sorumlusu olan bu ordu. Dört başı mamur son darbenin üzerinden 30 yıl geçtiği halde hala liselerde milli güvenlik dersi adı altında sivil öğrencileri üniformalı öğretmenlerin komutasında hazır ola geçiren bu ordu.  Toplum, örgüt ve politika sözcüklerini kirli ve  sakıncalı ilan eden bu ordu. Kendini eleştirilemez kılan, toplumu hala namlunun ucundan yönetmeye hevesli olduğunu gizlemeyen bu ordu.</p>
<p>Dolayısıyla korkmakta haksız değiller.</p>
<p>Aslında doğrudan doğruya ve sadece bu ordu demek de çok doğru değil. Bu ordunun, ürettiği politikalarla rehin aldığı hükümetler, bürokrasi ve yargı… Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin başlıca aktörleri bunlardan ibaret. Tabii sivillerin, siyasetçi ve bürokratların, sivil kamuoyunun ve medyanın bu tarihteki payını bir boyun eğme olarak görüyor değilim. Tarih iç içe geçmiş, sonuçların da nedenleri, aktörlerin başka aktörleri ürettiği girift bir süreç. Ne siyasetçiler, ne de sivil toplum bu tarihin bütün yükünü ordunun üzerine yıkma lüksüne ve ayrıcalığına sahip. Bir arınma olacaksa hep birlikte olacak.</p>
<p>Doksanlı yıllardan itibaren uzun yıllar insan hakları hareketinde çalıştım. Yüzlerce işkence mağdurunun hikayelerini dinledim, tedavilerine katkıda bulunmaya çalıştım. Ben bu darbe süreçlerinin doğrudan mağduru sayılmam, 12 Eylül’de çocuktum, Kürt bölgelerinde de yaşamadım. Yaşananlara çok sonradan (ve neyse ki sadece) tanıklık ettim. Ama yine de hayatta depremden ve savaştan sonra en çok korktuğum şey askeri darbedir.</p>
<p>Bu nedenle bu kolektif korkunun, bu boyun eğme ve otorite bildiklerince onaylanma ihtiyacının en azından nedenlerini anladığımı sanıyorum. Ama bugün darbe planları yapan generaller sorgulanabiliyorken, bu korkunun sebeplerinden, derin sebeplerinden kurtulma şansının kapımıza geldiğini fark edebilmeliyiz. Parmaklarını üzerimize sallayan kerametleri kendinden menkul generallere daha fazla itaat etmemiz gerekmeyebilir. Terhis vakti gelmiş olabilir yani. Bunun için en azından kapı aralandı bugün.</p>
<p>REM’in <em>“It’s the end of the world as we know it”</em> diye çok güzel bir şarkısı vardır. Michael Stipe, şarkıyı nefes nefese söyledikten sonra nakarat bölümlerinde şöyle der: “Bildiğimiz dünyanın sonu bu”. Ve nakaratın son tekrarında ekler: “Ve kendimi iyi hissediyorum.”</p>
<p>Her şeyi, her süreci eleştirel okumaya varım. Ama biraz umuda da varım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2010/02/23/%e2%80%9cve-kendimi-iyi-hissediyorum%e2%80%a6%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AKP&#8217;ye Muhalefet &#8211; 4</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2010/02/19/akpye-muhalefet-4/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2010/02/19/akpye-muhalefet-4/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Feb 2010 12:18:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ümit Şahin</dc:creator>
				<category><![CDATA[KöşeYazıları]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=7676</guid>
		<description><![CDATA[Son anketler AKP’nin bugün seçim yapılsa, bu kez artık tek başına iktidar olacak kadar oy alamayacağı tahminini ortaya koyuyor. Sonuçlar bir CHP-MHP koalisyonunun yaklaştığını haber veriyor. Alarm zilleri mi demeliyim?!]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span class="drop">B</span>ir aydır sürdürmeye çalıştığım “AKP’ye muhalefet” yazı dizisinin ana fikri, genel seçimler yaklaşırken iktidar partisine karşı izlenmesi gereken muhalefet çizgisinin temelinin demokrasi mücadelesi olması gerektiğiydi. Hem AKP’yi demokratikleşme mücadelesi veren bir parti olarak görme yanılgısına düşmeden, hem de sivil darbe gibi tuhaf deyimler icat edip şeytanlaştırmadan yürütülecek gerçek bir demokrasi mücadelesi. Daha doğrusu gerçek demokrasi için bir mücadele. Bugün son olmasını umduğum dördüncü yazıyla konuyu toparlamaya çalışacağım.</p>
<p>Son birkaç gündür yargı çevresinde yaşanan gelişmeler bu tespitle örtüşüyor. Eski devirlerde olsa kellelerin gideceği, padişahların saray çatılarında kovalanacağı, Babıalilerin basılıp şehzadelerin zehirleneceği türde sert ve açık bir iktidar mücadelesi, modern çağların nazik (!) üslubuyla yürütülüyor. Tarafların ikisi de gerçek demokrasi için veya toplumsal barış için vermiyor mücadelesini. Geniş çaplı kaba bir iktidar mücadelesinden başka bir şey değil bu.</p>
<p>Öte yandan son anketler AKP’nin bugün seçim yapılsa, bu kez artık tek başına iktidar olacak kadar oy alamayacağı tahminini ortaya koyuyor. Sonuçlar bir CHP-MHP koalisyonunun yaklaştığını haber veriyor. Alarm zilleri mi demeliyim?! Demokratikleşme adı altında demokrasi açığının iyice büyüdüğü bu dönemin ardından bir de milliyetçi bir restorasyon hükümetine maruz kalmak hiç iç açıcı bir gelecek tahmini değil doğrusu.</p>
<p>AKP kendini ve Türkiye’yi bu sondan gerçekten kurtarmak istiyorsa yapması gereken tek bir şey var. Hazır Meclis çoğunluğu elindeyken siyasal sistemi kilitleyen bütün antidemokratik yasaları (seçim barajından siyasi partiler yasasına, YÖK’den HSYK’ya kadar) değiştirmek. AKP sistem değişikliği nedeniyle kolay iktidar şansını kaybedeceği düzeyde risk alma cesaretini kendinde bulursa çok şey değişebilir çünkü. Yeni bir Anayasa yapmak için gerekli uzlaşmayı sağlayamasa bile, en azından değişimin önünü açabilir.</p>
<p>Ama istemiyor. AKP istemediği ve cesareti de olmadığı için büyük olasılıkla bütün bu reformları yapamayacak ve belki de kendi lehine sürsün diye uğraştığı sistem yüzünden kaybedecek. Tıpkı daha önce ANAP’ın ve DSP’nin başına geldiği gibi. Ama bu seferkinin bahanesi büyük olacak: Biz rejimi demokratikleştirmeye çalıştık, izin vermediler diyecekler. Demokratikleşme sözcüğünün değerini bir kez daha düşürecekler.</p>
<p>Bütün bunlar ne yazık ki AKP’nin politik çizgisinin doğal sonucu. Gerçi bu çizgi gerektiğinde pragmatik bir reformizmi de mümkün kılıyor. Ama nedeni basiretsizlik mi, küresel aktörler mi, tabanı kontrol çabası mı, ekonomik çıkarlar mı, kadroların kişilik yapısı mı, geldikleri ideoloji, kültür ve terbiye mi, başka bir şey mi bilmiyorum ama, gerçek anlamda reformist olmayı beceremiyor AKP.</p>
<p>Peki demokrasi mücadelesini vurgulayarak bu hükümetin Türkiye’yi sürüklediği sosyal ve ekolojik yıkımı ikinci plana mı atıyorum? Aslında hayır.</p>
<p>Tekel işçilerinin direnişinde somutlaşan kamusal tahrip, sosyal hakların ortadan kaldırılması, neoliberal olması yemiyormuş gibi bir de sadece belli çevrelerin çıkarı için çalışan yolsuzluğa batmış ekonomik sistem bu iktidarın en büyük günahı.</p>
<p>İkinci büyük günahları doğaya karşı işledikleri suçlar. Her buldukları akarsuyun önüne bir baraj kurmak, ya da vadileri kurutmak istemeleri, Türkiye’yi nükleer maceraya hesapsızca sürüklenmeleri, üzerine bir de fosil yakıt batağına iyice saplanmaları, vb&#8230;</p>
<p>Ama bütün bu yanlış politikaları yalnızca küresel ekonomik sistemle, neoliberalizmle, kapitalizmle, ya da AKP’nin emperyalizmin maşası olmasıyla falan açıklamaya kalkanlar sadece yanlış analizler yapmakla kalmıyorlar, aynı zamanda iktidar partisinin politika üreten kadrolarını ve temel siyasi çizgisini belki de istemeden kurtarmış oluyorlar.</p>
<p>Çünkü sorun sadece sosyal ve ekolojik yıkım politikaları da değil. AKP uyguladığı tutarsız politikalarla bir yandan da Türkiye’nin küçücük çocukları hapislere tıkan, Pınar Selek gibi en önemli değerlerinden birinin hayatını karartan, demokratik açılım adı altında Kürtlerin seçilmiş temsilcilerini tutuklatan yapısal sorunlarını ağırlaştırıyor.</p>
<p>Yani bu kadar yanlış politikalar üretmelerinin nedeni sadece büyük harfli “Sistem” değil, AKP’nin Türkiye’deki demokrasi açığını büyüten temel ideolojisi ne yazık ki. Bu kadroları üreten aynı demokrasi açığı, toplumun orta sınıflarıyla yoksullarını buluşturan aynı kültürel sığlık, toplumu siyasetten ve politik çözümlerden korkutan ve soğutan aynı ideolojik kapan.</p>
<p>Bu nedenle sosyal ve ekolojik bir toplum için vereceğimiz mücadele, demokrasi ve özgürlük mücadelesinden bağımsız olamaz. Önümüzdeki seçimler için AKP’nin yarattığı ekolojik ve sosyal yıkımları teşhir edecek, istediğimiz dünyayı ve Türkiye’yi bunun üzerinden tarif edecek bir kampanyaya ihtiyacımız var. Ama aynı zamanda yeni bir Anayasa’yı, yeni bir yurttaşlık tarifini de içeren derinlemesine bir demokrasi mücadelesini de yine AKP’ye karşı vermek zorundayız.</p>
<p>Bunu yaparken ülkeyi olası bir CHP-MHP koalisyonundan nasıl kurtaracağımızı da şimdiden düşünmek zorundayız ama&#8230; Neoliberalizme ve askeri vesayete karşı mücadele ediyoruz derken, üstüne bir de nasyonalist cephe hükümetiyle karşı karşıya kalmayalım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2010/02/19/akpye-muhalefet-4/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AKP&#8217;ye Muhalefet &#8211; 3</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2010/01/29/akpye-muhalefet-3/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2010/01/29/akpye-muhalefet-3/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Jan 2010 21:45:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ümit Şahin</dc:creator>
				<category><![CDATA[KöşeYazıları]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=7216</guid>
		<description><![CDATA[AKP bu darbe girişimlerinin hem hedefi ve mağduru, hem de halihazırda askeri darbelere zemin hazırlayan ve askere bu cüreti veren sistemden en fazla çıkar sağlayan partilerden biri durumunda. Çünkü AKP bu rejimin mümkün kıldığı bir siyasi iktidar. Bu kadar bıçak üstünde statükoyu korumaya çalışmak da kolay iş değil doğrusu…]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span class="drop">G</span>eçen hafta içinde Başbakan Erdoğan’ın iki önemli açıklaması oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Erdoğan, yaptığı bir konuşmada direnen Tekel işçilerinin (veya sendikaların) hükümeti değiştirme gibi bir güçleri olmadığını söyleyerek meydan okuyordu. Hükümetin genel grevle devrilmesi ihtimalini askeri darbeyle karıştırmış gibi görünen Erdoğan’ın bu sözlerinden yansıyan zihniyet önemli. “Bizi millet getirir, millet götürür” diyen, böylece darbecilere karşı mesaj vermeye çalışır görünen Erdoğan, aynı zamanda o binlerce Tekel işçisinin arasında kendi partisine oy vermiş (ve herhalde bir daha vermeyecek) kaç işçi olduğunu hesaba katmıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Oysa bu direniş başka yerlere yayılırsa hükümetiniz bal gibi gidebilir. Alacağınız oy azalacağı için seçimi kaybedebilirsiniz, ya da ciddi bir genel grev ve toplumsal huzursuzluk durumunda parti içinde yaşanacak bölünmelerin ardından gelebilecek bir gensoruyla hükümetiniz düşebilir. Bunlar gayet demokratiktir ve bu durumlarda sizi götüren de “millet”tir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama Erdoğan burada kendini her durumda destekleyen blok bir taraftar kitlesi olduğunu varsayan, toplumu kendisinden olan ve olmayan diye kategorize eden antidemokratik anlayışını bir kez daha sergiliyor, üstelik bu sefer “işçileri” kendisinden olmayan kitleyle eşitlemek gibi tehlikeli sulara yelken açıyor. Oysa o işçiler, o yoksullar oy vermeseydi, AKP herhalde biraz zor tek başına iktidar olurdu.</p>
<p style="text-align: justify;">Erdoğan yaptığı bir başka konuşmada ise Balyoz darbe planını zamanında bildiğini söyledi, ama bir önlem alıp almadığını da tam olarak açıklamadı. Daha da beteri Erdoğan’ın darbelere karşı eylem yapıp Emasya protokolünün iptali, Başbuğ’un görevden alınması gibi talepleri dile getirenlere ve kendisini daha aktif önlem almaya çağıran bazı köşe yazarlarına çıkışıp “beni gaza getiremezsiniz” demesi ve “zaten risk aldıklarını” söyleyerek bir anlamda aba altından sopa göstermesiydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Başbakan gaza gelirse ne olur? Askerin siyasete müdahalesini mümkün kılan koşulları ortadan kaldıracak yasal değişiklikleri yaparsa ne olur? Emasya protokolünü iptal ederse, TSK’nın iç hizmet kanunundaki meşhur darbe maddesini kaldırırsa, Genelkurmay’ı Milli Savunma’ya bağlarsa ne olur?</p>
<p style="text-align: justify;">Daha da ileri gidelim. Askeri darbeleri mümkün kılan ve karşı olduklarını söyledikleri darbe dönemlerinin ürünü olan yasaları, en önemlisi de siyasi partiler ve seçim yasalarını değiştirir, %10 barajını kaldırırlarsa ne olur? Bu durumda mümkün olmaktan çıkan sadece askeri darbeler mi olacaktır, yoksa aynı zamanda kendi iktidarları mı?</p>
<p style="text-align: justify;">İşte AKP’nin gerçek bir demokrasi mücadelesi verememesine neden olan temel sıkıntıları burada yatıyor.Tıpkı işçilerin hak mücadelesine olan alerjisinin sadece sahip olduğu paternalist ideolojiden kaynaklanmaması gibi bu da pratik bir mesele… Çünkü grevli, toplu sözleşmeli sendikal hakları ve iş güvenceleri yasalarla güvence altına alınmış işçiler kendilerinin ve temsilcisi oldukları kesimlerin düzenini bozacaktır. Çünkü AKP tüccar zihniyetli bir patron partisi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">AKP’nin gerçek bir demokrasi mücadelesi veremeyip, darbeleri mümkün kılan ortamla böyle bıçak üstünde bir ilişki kurması da sadece savunduğu temel ideoloji ile ilgili değil.</p>
<p style="text-align: justify;">Çünkü darbeleri mümkün kılan bu ortam aynı zamanda AKP iktidarını da mümkün kılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Nedenleri basit.</p>
<p style="text-align: justify;">Temsil adaletini sağlayan barajsız bir seçim sistemi insanların gerçekten tercih ettikleri partilere oy vermesini sağlayabilir, toplumsal muhalefetin ayağına dolanan zincir kırılır ve AKP ya da benzeri bir partinin bedavadan iktidar olması o kadar da kolay olmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu durumda mecliste Kürt halkının temsilcileri hak ettikleri sayıda yer alabilir, hatta koalisyonlar yoluyla hükümete girebilir ve devletin Kürt sorununda çözümsüzlükten beslenen ve aslında bir anlamda AKP’yi de besleyen siyaseti çökebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu durumda muhalif görünümlü devlet partileri değil, halkın çıkarlarını savunacak gerçek muhalefet partileri Meclis’te hükümete kök söktürmeye başlayabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Siyasi partiler yasası demokratikleşirse AKP’deki ve diğer devlet partilerindeki merkezden belirlenen delegelik sistemi, liderlerin iki dudağının ucundaki örgüt yönetimleri, tepeden atanan ve mecliste her şeye parmak kaldıran vekiller devri sona erebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Askeri darbeleri de mümkün kılan antidemokratik yasalar değiştirilirse, işte o zaman toplumsal gösterilerle, genel grevlerle ve halkın siyasete doğrudan katılımıyla bu hükümet ve benzerleri ‘millet tarafından’ ve gerçek anlamda ‘sokakta’ götürülebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu nedenle AKP bu darbe girişimlerinin hem hedefi ve mağduru, hem de halihazırda askeri darbelere zemin hazırlayan ve askere bu cüreti veren sistemden en fazla çıkar sağlayan partilerden biri durumunda. Çünkü AKP bu rejimin mümkün kıldığı bir siyasi iktidar.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu kadar bıçak üstünde statükoyu korumaya çalışmak da kolay iş değil doğrusu…</p>
<p style="text-align: justify;">Şu anda AKP’nin önünde bir yıldan daha az bir zaman var. Eğer önümüzdeki sonbahara, yani seçimlerden önceki son 6 aya dek belki Anayasa’yı değil, ama bütün bu antidemokratik yasa ve genelgeleri temizleyecek ciddi bir demokratikleşme paketi hazırlığına girişmezse, AKP’nin askeri darbeler döneminin ürünü ve faydalanıcısı olduğu, artık ironik bile olmayan, kaba bir gerçeklik halini alacak.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu nedenle önümüzdeki dönemde AKP’ye muhalefet sadece sosyal politikalar, insan hakları ve ekoloji temelinde değil, aynı zamanda AKP’nin de bir parçası olduğu bu antidemokratik cendereyi kıracak bir demokrasi mücadelesi temelinde olmalı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu tartışma daha en az bir yazı kaldırır. Devam edeceğim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2010/01/29/akpye-muhalefet-3/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AKP&#8217;ye Muhalefet &#8211; 2</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2010/01/26/akpye-muhalefet-2/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2010/01/26/akpye-muhalefet-2/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Jan 2010 12:43:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ümit Şahin</dc:creator>
				<category><![CDATA[KöşeYazıları]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=7145</guid>
		<description><![CDATA[AKP’ye muhalefeti, benzer politikalar uygulayan önceki hükümetlere karşı yürütülen muhalefetten farklı kılan, daha doğrusu bunu bir tartışma konusu haline getiren bir şey, gerçekten var mı?

Evet,var.

İki nedenle:]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify"><span class="drop">A</span>KP hükümetine muhalefet meselesinin neden başlı başına bir konu olduğunu son bir haftadır yaşanan olaylar biraz daha netleştirdi. Öyle ya, AKP Türkiye’nin gördüğü ilk sağcı hükümet değil. Yanlış politikalar yürüten, demokratik olmayan uygulamalara yönelen, halkın değil belli çevrelerin çıkarlarını kollayan ilk hükümet de değil. Öyleyse AKP’ye muhalefeti, benzer politikalar uygulayan önceki hükümetlere karşı yürütülen muhalefetten farklı kılan, daha doğrusu bunu bir tartışma konusu haline getiren bir şey, gerçekten var mı?</p>
<p style="text-align: justify">Evet,var.</p>
<p style="text-align: justify">İki nedenle:</p>
<p style="text-align: justify">1. AKP Türkiye’nin yakın tarihinde iktidarı boyunca sürekli askeri darbe tehdidi altında yaşamış tek hükümet. (Refah Partisi hariç. Ama zaten hem o tehdidin gerçeğe dönüşmesi kısa sürmüştü, hem de AKP, Refah çizgisinin bir varyasyonu olduğu için bu büyük bir istisna sayılmaz).</p>
<p style="text-align: justify">2. AKP’ye karşı 2002’den bu yana yürütülen sistematik (ve baştan aşağı yanlışlarla dolu) muhalefet bambaşka temellere oturuyor.</p>
<p style="text-align: justify">AKP, 2002 yılı sonlarında tek başına iktidar oldu. Son üç yıldır birbiri ardınca ortaya çıkan belgeler bir yapbozun parçalarını bir araya getirircesine ortaya koydu ki, askerler AKP’nin 7 yıllık iktidarı boyunca sadece sözlü müdahalelerde bulunup hükümete kısıtlı düzeylerde ayar yapmakla kalmamış, ‘kesin çözüm’ için sürekli yeni planlar hazırlamışlar. AKP’ye yönelik ilk darbe planının tarihi hükümetin kurulmasından hemen sonraya, yani 2002’nin Aralık ayına denk geliyor, üstelik 28 Şubat müdahalesini yapan aynı kurmaylar tarafından planlanıyor. Bu da Refah-AKP çizgisine karşı yıllarca süren bir ‘sürekli darbe’ stratejisinin varlığını ortaya koyuyor.</p>
<p style="text-align: justify">Neyse ki, şartlar, toplumun hazır hale getirilememesi,ordu içindeki fikir ayrılıkları ve muhtemelen ABD’nin planları onaylamaması sayesinde yeni bir 12 Eylül ihtimali sadece kağıt üzerinde kalmış. Bu dönemde darbe olmaması nedeniyle (ve belki de şartları olgunlaştırmak için) yapılan Danıştay saldırısı, Hrant Dink suikastı gibi olaylar topyekun bir darbenin yerini almış.</p>
<p style="text-align: justify">İşte bu durum AKP iktidarının özel durumuna (uzun yıllar sonra kurulan -ve üstelik İslamcı siyasetten gelen- ilk tek partili hükümet olması) bir özellik daha katıyor: AKP iktidarı kendini korumak için çok partili seçimlere dayanan rejime sahip çıktığını sürekli vurgulamak, bunun için harekete geçmek (Ergenekon soruşturması gibi) ve böylece demokrasinin temel şartlarını savunmak durumunda kalıyor.<a href="http://yesilgazete.org/2010/01/18/akpye-muhalefet/"> İlk yazımda da</a> vurguladığım gibi böyle bir düşünsel temeli ve önceliği olmadığı, bunu diğer uygulamalarında ve Başbakan’ın muhaliflerine karşı üslubuyla da defalarca kanıtladığı halde…</p>
<p style="text-align: justify">Toplumdaki demokrat insanlar, yani darbelere ve her türlü askeri müdahaleye karşı olan, demokrasinin kurumsallaşmasını isteyen, temel hak ve özgürlükleri savunan kesimler de (sadece aydınları değil, toplumun geniş kesimlerini kastediyorum) AKP’nin bu hassasiyetine destek oluyor.</p>
<p style="text-align: justify">Bu da bizi yukarıdaki ikinci başlığa taşıyor: Geçen 7 yıl boyunca AKP’ye en sert muhalefetin öncülüğünü yürüten ve bu yolda temel demokratik hassasiyetleri bile önemsemeyen parti ve kesimler kimlerdi? Ve bu kesimler yürüttükleri bu muhalefeti hangi temellere dayandırmışlardı? Ve de belki en önemlisi, başarılı oldular mı?</p>
<p style="text-align: justify">Bu soruların yanıtlarını herkes biliyor. Büyük ölçüde CHP’nin ve ulusalcıların temsil ettiği bu ‘öncü muhalefet’ bütün ağırlık noktasını AKP’nin İslamcı kökenlerine dayandırmış, AKP’yi gayrı milli, irtica odağı ve cumhuriyet rejimine karşı olmakla suçlamışlardı. Bu görüşlerini rejimin bir numaralı koruyucusu Anayasa Mahkemesi de tescil etmişti.</p>
<p style="text-align: justify">Peki bu görüşler, doğru olsun ya da olmasın, işe yaramış mıdır? Askeri müdahale tehdidi ve böylesine topyekun (görünen) bir muhalefetin baskısı altındaki AKP hükümeti, iktidardayken girdiği ilk seçimleri kaybetmiş ya da oy kaybına mı uğramıştır? Elbette hayır. Herkesin bildiği gibi AKP tam tersine genel seçimlerde oylarını %47’ye çıkardı ve ilk yerel seçimlerde de oy kaybına uğramakla birlikte çoğunluğunu korudu.</p>
<p style="text-align: justify">AKP, kendisine yönelik bu akılsız, yanlış varsayımlarda ısrar eden ve üstelik demokrasiden de nasibini almamış muhalefet bloğu sayesinde bugün de dümenini döndürmeyi sürdürüyor. Yani AKP’ye karşı muhalefetin önündeki en büyük engel, işte bu ‘büyük’ muhalefetin ta kendisi. Sürekli AKP destekçiliğiyle suçlanan (ya da gerçekten destekleyen) farklı kesimler değil…</p>
<p style="text-align: justify">Çünkü bu talihsiz hegemonya, AKP’ye karşı tabanda, sokakta, sivil toplumda ve başka siyasi hareketlerin çevresinde yürütülen, gerçek anlamda politik içeriğe sahip muhalefetleri yıllarca görünmez kıldı. Üstelik aynı hegemonya bir kara delik gibi farklı siyasetleri kendi yörüngesine soktu ve etkisizleştirdi.</p>
<p style="text-align: justify">Normal şartlarda AKP’den çok da farklı politikaları savunmayan, en az AKP kadar özelleştirmeci, en az AKP kadar işçi düşmanı, en az AKP kadar milliyetçi, en az AKP kadar kalkınmacı, eline fırsat geçtiğinde doğanın ve gezegenin çanına en az AKP kadar ot tıkamaya hevesli bu ‘öncü muhalif’ kesimler, biz daha iyisini yaparız demek dışında bir şey diyemedikleri bu politikalara karşı hem utangaç hem de sahtekar bir muhalefet biçimiyle ön plana çıkamayacakları için, yaşam biçimi temelli bir rejim tartışmasıyla ayakta kalmaya çalıştılar geçen yedi yıl boyunca.</p>
<p style="text-align: justify">Bugün AKP’ye karşı gerçek bir muhalefeti yükseltmenin yolu, gündelik hesaplarla güya AKP’nin yakınına düşmemeye çalışıp darbe meraklısı askerlerin ve laik statükocuların hayatını kolaylaştırmak değil, muhalefeti gerçek anlamda ayakları üzerine oturtmak.</p>
<p style="text-align: justify">Bunun için de öncelikle darbeciliğe karşı alınan yolu önemsemek, aman AKP’ye yaramasın diye susup beklemek yerine ordunun kangrenleşmiş darbeci yapısını, antidemokratik muhalefet alışkanlıklarını ve gizli planlarla ülkeyi karıştırıp iktidarı ele geçirmeye çalışma anlayışını külliyen reddetmek, her gün bir yenisi ortaya çıkan gizli planları ‘kime yarıyor’, ‘neden şimdi’, ‘kim sızdırdı’, ‘nasıl yansıtıldı’ gibi yandan dolanan eleştirilerle küçümsemeden önemsemek ve bu temizlik sürecinin sonuna kadar gitmesini, bütün darbecilerin ve kontrgerilla odaklarının yargılanmasını savunmak gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify">Ancak darbecilerle, askerlerle ve milliyetçi-militarist-statükocu muhalefetle aramıza net bir çizgi çektikten sonra, onların söylemeye cesaret edemediği gerçek muhalif sözlerimiz işitilebilir ve toplumda etki yaratabilir. Zaten etik olan da, politik olan da, demokrasinin gereği de bu…</p>
<p style="text-align: justify">Tam da 2000’li yıllar boyunca muhalefet üzerinde hegemonya kuran bu ulusalcı kanadın dağılmaya başladığının ilk işaretlerini aldığımız bugünlerde, AKP’ye karşı yapılması gereken gerçek muhalefetin fitilini bir yanda TEKEL işçileri, bir yanda da doğalarını korumak için mücadele eden Karadenizliler ateşlemiş bulunuyorlar.</p>
<p style="text-align: justify">Buradan nereye gideriz, bunu da üçüncü yazıda konuşalım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2010/01/26/akpye-muhalefet-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AKP&#8217;ye Muhalefet &#8211; 1</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2010/01/18/akpye-muhalefet/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2010/01/18/akpye-muhalefet/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Jan 2010 07:55:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ümit Şahin</dc:creator>
				<category><![CDATA[KöşeYazıları]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[seçimler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=6915</guid>
		<description><![CDATA[Nuray Mert cevaplarını benim de merak ettiğim şu soruları soruyordu: “Askeri vesayetten kurtulma süreci neden, illa sivil iktidara ‘değmesin yağlı boya’ muamelesi yapılması koşuluna bağlı olsun? Korkulan nedir? Sakın çizilen pembe tablonun gerçek olmaması olmasın?” Seçim yaklaşırken, AKP’ye yönelik muhalefetin ana hatlarını belirlemek üzere daha fazla tartışmalıyız.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span class="drop">G</span>enel seçimlere bir yıldan biraz daha uzun bir süre kaldı. Yani 2010, Türkiye’nin bir genel seçimden önceki son senesi. Eskilerin deyimiyle “seçim sathı mailine” girmemize az kala, muhalefet tutumumuza dair düşünmeye başlamanın zamanıdır. Mevcut sağcı, neo-liberal hükümetin, yerini bir dahaki seçimlerde özgürlükçü, sosyal ve ekolojik yönelimi daha fazla bir hükümete bırakmasını sağlamak için neler yapacağız? Bu zor soruya yanıt aramadan önce mevcut iktidarla ne gibi dertlerimiz olduğunu netleştirmekte fayda var.</p>
<p style="text-align: justify;">Nuray Mert’in yılın ilk günlerinde açtığı tartışma bu açıdan iyi bir başlangıç noktası olabilir. Radikal ve Hürriyet yazarı siyaset bilimci Nuray Mert, AKP’yi tek parti rejimine yönelmekle suçladığı Vatan gazetesi röportajının aldığı tepkiler üzerine 12 Ocak tarihinde yazdığı “Cadı kazanının kıyısında” başlıklı yazısında, cevaplarını benim de merak ettiğim şu soruları soruyordu:</p>
<blockquote style="text-align: justify;"><p>“Askeri vesayetten kurtulma süreci neden, illa sivil iktidara ‘değmesin yağlı boya’ muamelesi yapılması koşuluna bağlı olsun? Sivilleşme neden demokratik eleştiriyle birlikte olamasın? Eleştiriye bunca tahammülsüzlük ve öfkenin sebebi nedir? Korkulan nedir? Sakın çizilen pembe tablonun gerçek olmaması olmasın?”</p></blockquote>
<p style="text-align: justify;">Nuray Mert, Vatan gazetesine 3 Ocak tarihinde verdiği söz konusu röportajda “tek parti rejimi”, “sivil dikta” gibi söylediklerinin daha çok okunmasına neden olsa da uyarılarının ciddiyetini azaltan kavramlar kullanıyor. Çünkü AKP’yi eleştirmenin gereği bir yana, şu anda (askeri ya da sivil) bir diktatörlüğe doğru gittiğimize dair ciddi bir göstergeye ya da kanıta sahip olduğumuzu düşünmüyorum. Toplumun genelinde de böyle bir kaygı mevcut değil. “Sivil vesayet”, “sivil darbe” gibi askerin politikadaki müdahalesinin azaltan mevcut süreci kötüleme amacı güden ve sivilleşmeyi tehlikeli bir şeymiş gibi göstermeye çalışan <em>oksimoronların</em> da tehlikeli olduğunu düşünüyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama bu yine de Mert’in sözünü ettiği, demokrasiden uzaklaşma ve otoriter bir yönetime doğru kayma eğiliminin göz ardı edilebilecek bir durum olduğu anlamına gelmiyor. Bugün toplumu kendinden olan ve olmayan diye iki kategori halinde değerlendiren ve Kürt açılımı gibi çok kritik politikalarda ölümcül hatalar yapıp son derece kötü yönetim gösteren bir iktidarla karşı karşıyayız çünkü&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette derin devletin ya da kontrgerillanın tasfiyesinin ve darbecilerin, askerin politikadan elini eteğini çekmek zorunda kalacak kadar deşifre olmasının kıymetini bilmek, Ergenekon davasının da bir parçası olduğu bu sürecin en sonuna kadar gitmesini takip etmek zorundayız. Ama bu,Türkiye’nin geleceği için başka türlü bir tehdit yaratan AKP iktidarını kerhen bile olsa desteklemek anlamına gelmemeli. Yine Mert’in dediği gibi “uzun vadede, gerçekten vesayet siyasetinden kurtulmanın yolu, sadece askeri kendi sınırına çekmek değil, sivil siyasetin kırıp dökmeden yönetebilme kabiliyetine sahip olmasıdır.”</p>
<p style="text-align: justify;">AKP halktan değil belli çıkar çevrelerinden yana olan, demokrasi idealine sahip çıkabilecek birikim ve felsefeye sahip olmayan bir parti. Yedi yıldır da adil, hukuktan yana bir hükümet etme biçimi benimsemiş olduğunu söylemek mümkün değil. Demokratikleşmeyi söylem düzeyinde tutup ‘nedense’ uygulama alanında ciddi bir beceri sergileyemiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkenin en kritik meselesi olan Kürt sorununu çözmek için yaptığı açılım birkaç ay içinde Kürt halkının meşru temsilcileri olan DTP’li belediye başkanlarının elleri kelepçeli tek sıraya dizilip tutuklanmasına varabiliyor. Üstelik bazı AKP’liler bu rezaletin açılımın başarısı için olduğunu ilan edebiliyor. Aslında AKP’nin Kürtlere söylemek istediği şey açık: “Oylarınızı bana verirseniz sorunu çözerim. Başkalarını seçerseniz kardeşlik nutukları atar, ama sizin seçtiklerinizi hapse göndermekten de çekinmem.”</p>
<p style="text-align: justify;">Bu aslında her kesimi kendisine oy vermeye mecbur bırakacak bir tür seçim stratejisi olabilir. Elbette demokratik bir ülkede tutması pek mümkün bir strateji değil bu. Ama eğer sadece kendi (çoğu da kısa vadeli) çıkarlarınız için oy veriyorsanız ve iktidardaki parti de bu çıkarların anahtarının elinde olduğunu sizi inandırırsa neden olmasın?</p>
<p style="text-align: justify;">Tam da bununla paralel olarak ülke yönetiminin her alanında akıl almaz bir partizanlık hüküm sürüyor. AKP hükümeti kendinden olmayanların hak ve özgürlüklerini garanti altına alacağına dair hiçbir gerçek güvence vermiyor – içi boş nutuklar hariç. En ufak olayda bile, bir devlet hastanesinin kadrolarına yapılacak atamalardan, sosyal güvenlik kurumuyla sözleşme imzalayacak eczanelerin saptanmasına kadar, “bizden misin, değil misin” testi yapılıyor. Soyut rejim tartışmalarını bırakıp AKP’li olmayan sokaktaki vatandaşla günlük hayatı hakkında biraz konuşmak bunu anlamak için yeterli.</p>
<p style="text-align: justify;">Herkesin gayet iyi bildiği bu kadrolaşma ve tabii belki de daha önemlisi, devlet ihalelerini sadece kendinden olanlara verme ve kamu kaynaklarını öncelikli olarak kendi çevresi için kullandırma anlayışı, AKP’nin yönetim biçiminin özünü oluşturuyor. Sadece bu bile iktidar partisinin temel demokratik hassasiyetlerden uzak, hukuk anlayışının da evrensel değil sadece kendi çıkarlarına uygun kuralları savunmakla sınırlı olduğunu göstermeye yeter.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama Meclis’teki milliyetçi muhalefetin, yani CHP ve MHP’nin statükocu yanlış muhalefet biçimi, demokrasi ve sosyal politikalar alanında AKP’den bile beter bir tutuma sahip olmaları ve üzerine gitmekte haklı oldukları yolsuzluk konularını bile hukuk ve insan hakları üzerinden değil, (özellikle CHP’nin) kişilere yönelik olarak ve dedektiflik yöntemleriyle takip etmeye kalkıp ellerine yüzlerine bulaştırmaları, son kertede AKP’nin işine yarıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu nedenle AKP iktidarına karşı klişelerden oluşan, statükoya saplanan ve başka güç odaklarından medet uman değil, demokrasiden, insan haklarından, barıştan ve yeşilden yana sağlam bir muhalefet geliştirmek gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Seçim yaklaşırken, AKP’ye yönelik muhalefetin ana hatlarını belirlemek üzere daha fazla tartışmalıyız. Ben de bir sonraki yazımda AKP’ye muhalefet konusunda düşünmeye devam edeceğim. Derin devlete ve askeri vesayete karşı çıkmanın AKP ile ‘tarihsel’ bir ittifak yapmayı gerektirmediğini yüksek sesle söylememiz gerekiyor çünkü. AKP’nin medyadaki ve sivil toplumdaki tarihsel müttefiklerinin aksine…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2010/01/18/akpye-muhalefet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>15</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yeşiller Partisi İçin Maddi Şartlar Yok Muydu?</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2010/01/08/yesiller-partisi-icin-maddi-sartlar-yok-muydu/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2010/01/08/yesiller-partisi-icin-maddi-sartlar-yok-muydu/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 08 Jan 2010 13:39:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ümit Şahin</dc:creator>
				<category><![CDATA[KöşeYazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Yeşiller]]></category>
		<category><![CDATA[Yeşiller Partisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=6769</guid>
		<description><![CDATA[Dün, çok sevdiğim partili bir arkadaşımla uzun bir sohbet şansımız oldu. Arkadaşım Yeşiller Partisi’nin gidişatından hiç memnun değildi ve partiye yönelik bazı eleştirilerinde ortaklaşıyorduk.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span class="drop">D</span>ün, çok sevdiğim partili bir arkadaşımla uzun bir sohbet şansımız oldu. Arkadaşım Yeşiller Partisi’nin gidişatından hiç memnun değildi ve partiye yönelik bazı eleştirilerinde ortaklaşıyorduk. Bunlar arasında e-posta listelerinin kullanımına ilişkin sorunlar ve bazı insanların üslubu başta geliyordu. Arkadaşım bir partide asgari nezaket kurallarını bile tutturamayan kişilerin olmasını partinin yapısal bir sorunu olarak görüyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Haklı olabilir. Zaten bu konularda çoğunluğun benzer sıkıntıları paylaştığını, ama çözüm getirmeyi beceremediğimizi, ya da bu sıkıntıları giderecek araçlardan yoksun olduğumuzu düşünüyorum. Umarım yakında olgun, politikaya odaklanmış ve parti içi mekanizmalara daha saygılı bir partiye sahip olmak için gereken o sihirli formülü bulmayı başarabiliriz.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama arkadaşımın partiye yönelik olarak bundan çok daha temel bir eleştirisi vardı ki, beni uzun uzun düşündüren de o oldu. Çünkü o, Türkiye’de Yeşiller Partisi için gerekli maddi şartların olmadığını partiye üye olduktan sonra fark ettiğini söylüyordu. Partiyi içeriden izledikçe aslında yapılanın bir parti çalışması olmaktan uzak olduğunu görmüş, ama bunun sadece partinin yapısından ve üyelerinden değil, asıl olarak partinin varlığı için gerekli maddi şartların oluşmamış olmasından kaynaklandığına karar vermişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yorum üzerine çok uzun tartışamadık. Çünkü ben de gerekli maddi şartların olmadığını kabul edersem, o zaman hangi akla hizmet ederek bu partinin kurucusu olduğumu açıklamam gerekecekti. Kabul etmezsem ciddi bir eleştiri üzerinde yeterince durmadan savunmaya geçmiş olacaktım. Konuyu biraz daha düşünmeye ihtiyacım vardı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>***</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Aslında bu çok temel eleştiriyi parçalarına ayırarak incelediğimde, bütünüyle haksız bir yorum olmadığını itiraf etmek zorunda kalıyorum. O parçalar şunlar: 1- Partinin sesini duyurmasını sağlayacak iletişim koşulları yok ya da yetersiz. 2- Yeterli sayıda üyemiz ve aktivistimiz yok. Yani insan gücümüz yetersiz. 3- Paramız yok. Aidatlar dışında sağlam ve sürekli bir maddi kaynağa sahip değiliz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu üç unsur da zaten birbiriyle bağlantılı. Paranız olmadığı için daha fazla insana ulaşmanızı sağlayacak kanalları kullanamazsınız. Üstelik üyelerinize dişe dokunur bir ‘hizmet’ de sunmadığınız zaman (mesela her yerde bulunan parti lokalleri, ücretsiz dağıtılan gazete ve broşürler, parti toplantıları ve mitinglere kaldırılan ücretsiz otobüsler, insanların partiye aidiyet hislerini arttıracak yaygın bir görünürlük – mesela billboard ilanları, afişlemeler vb.) yeni üye çekmeniz zorlaşır. Bu da ters yönde işleyerek parasız kalmanızla sonuçlanır. Üye sayınız artmayınca aidat geliriniz, örgüt sayınız ve bağış toplama imkanınız yerinde sayar. Bütün bunlar da sesinizi duyurmanızı, politikalarınızı yaygınlaştırmanızı engeller, dolayısıyla parti asıl amacından uzaklaşır. Tam bir kısır döngü…</p>
<p style="text-align: justify;">Peki bütün bunlar Türkiye’de Yeşiller Partisi için maddi şartların olmadığı anlamına gelir mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Bence gelmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Çünkü Türkiye’de herhangi bir gerçek, demokratik, tabana dayalı siyasi parti için maddi koşullar zaten yoktur ve Yeşiller Partisi için de yoksa, zaten bu yüzden yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Alman Yeşiller Partisi’nin kuruluş hikayesini hatırlayalım.</p>
<p style="text-align: justify;">Almanya’da Yeşiller partileşmeden birkaç yıl önce “yeşil listeler” oluşturarak seçimlere katıldılar. Ortada bir parti olmadığı halde tabandaki ekoloji, kadın, barış hareketleri gibi oluşumlar ve bağımsız sol gruplar adaylarını demokratik yollarla belirleyip tek bir listede bir araya getirdiler. Ama bu liste bizim bağımsız aday çıkarmamıza benzemiyordu. Daha çok olmayan bir partinin aday listesi gibiydi. Yani biz burada parti olduğumuz halde seçimlere girmek için bin bir şart yerine getirmek zorundayken, orada parti olmadığınız halde parti gibi seçimlere girebiliyordunuz. Ama bununla da bitmiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Yeşil liste 1979 seçimlerinde %3,5 oy aldı, bu da yüz binlerce oy demekti. Yasalara göre her parti veya liste, aldığı oy başına 3 mark devlet yardımı alıyordu. Bu oylar sayesinde Yeşiller hazineden ciddi miktarda para aldılar ve işte sonradan iktidar ortağı da olan bugünkü meşhur Alman Yeşiller Partisi bu paralarla kuruldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de siyasi partiler yasasına göre hazine yardımı almak için seçimlerde en az %7 oy almanız, ya da mecliste en az 10 milletvekiliniz olması gerekiyor. ABD’deki gibi yaygın küçük bağış toplama kampanyaları da Türkiye’nin siyasi hayatında kolay uygulanabilir şeyler değil. Dahası mesela benzerini Greenpeace’in uyguladığı böyle bir kampanyayı örgütlemek için bile kasanızın daha baştan sağlam olması gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama mesele sadece para değil. Parti olarak bütün şartları tamamlayıp seçimlere girseniz bile %10 barajı nedeniyle milletvekili çıkarmanız ve halkın gözünde gerçek bir siyasi parti haline gelmeniz neredeyse imkansızdır. Ayrıca siyasetin kendisi profesyonelleşmiş, normal insanın gözünde kirlenmiştir. Herkesin bildiği bu gerekçelerin sayısı arttırılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de sadece Yeşiller için değil, tabandan gelen, belli bir fikir ve ihtiyaç zemininde kurulmuş hiçbir gerçek siyasi hareket için maddi koşullar zaten yok. Peki kimler için var?</p>
<p style="text-align: justify;">Devlet partileri için var. Derin devlet partileri için var. Başka başka sermaye kesimlerinin çıkarlarını savunan ve bu nedenle onlar tarafından beslenen partiler için var. Tarikat partileri için var.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir de tek bir “liderin” sahibi olduğu, şirket mantığıyla kurulmuş, siyasi parti demeye bin şahit isteyen “kişi partileri” için var. Bu yüzden “Abdüllatif Şener parti kurdu”, “Mustafa Sarıgül parti kuruyor” gibi siyasi parti tanımına uymayan tuhaf haberleri normalmiş gibi okuyoruz ya!</p>
<p style="text-align: justify;">Bugüne kadar kurulan sayısız sol parti de bu nedenle “gerçek partiler” olamadılar. Yaygın örgütlenmesini yapabilmiş en büyük sol partilerin bile yüzde bir oy alamaması biraz da Türkiye’de demokratik siyasetin maddi koşullarının olmamasından kaynaklanıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Düzen böyle kurulmuş, gelmiş geçmiş bütün iktidarların üzerinde anlaştıkları tek konu da böyle sürmesi… Bu yüzden de Türkiye’de gerçek bir “demokrasi açığı” var ve bu açığın bir numaralı nedeni de siyasetin imkansızlaştırılması…</p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;">Ama köşemizde oturup maddi şartların olgunlaşmasını daha fazla bekleyemeyiz. Bu şartların bize hediye edilmesini de bekleyemeyiz. Dünyayı, sadece sivil toplum örgütlerinde çalışarak, sadece baskı oluşturmaya ya da küçük kazanımlar elde etmeye odaklanarak da değiştiremeyiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Siyaseti geri almamız gerek.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de Yeşiller Partisi’nin maddi koşulları işte bunlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de, Yeşiller Partisi’nin kurulmasını, büyümesini ve gerçek bir parti olmasını “zorunlu” kılan gerçek nedenler ve ihtiyaçlar var. İklim değişikliği nedeniyle dünyanın ve insanlığın geleceği tehdit altında. Türkiye’nin yaşamsal sorunları da siyasi kaos tarafından görünmez hale getirilerek büyüyor. Tarım, yediğimiz gıdalar, kentler, köyler, ormanlar, doğal alanlar, kısacası gerçek insanların ve tüm diğer gerçek canlıların gerçek yaşam koşulları geri dönüşsüz bir tehdit altında. Enerji, ulaşım ve tüm diğer üretim politikaları insanların ihtiyaçları ve daha iyi bir yaşam için değil, bazı şirketlerin çıkarları için oluşturuluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Ekonomik krizler ekolojik krizle iç içe bir şekilde sürüyor. İnsanların iş güvencesi, çalışma koşulları, geçimlerini sürdürdükleri günlük yaşam alanları, en temel insan hakları olan sağlık hizmetlerine ulaşmaya, sağlıklı bir çevrede yaşamaya, eğitim hakkına ulaşmaya ilişkin sorunları ağırlaşarak devam ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Oysa Türkiye’de rejim tartışmaları nedeniyle bütün bu sorunlar görmezden geliniyor. Gerçek insanların gerçek sorunlarına, yaşam politikalarına ve doğaya, değil öncelik veren, gündemine alan bir siyasi parti bile yok. İnsanlar bu yüzden politikadan beklentilerini azaltıyor ya da sadece kısa vadeli çıkarlarla sınırlandırıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Halkın sorunlarını demokratik siyaset yollarıyla çözmeyi isteyeceği, güvendiği, kendine yakın bulduğu, ülkenin en önemli siyasi talebi olan gerçek barışı şartlara bağlamadan talep eden, dürüst bir siyasi parti yaratmamız gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu siyasi partinin de “yeşil” olması gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Çünkü 21. yüzyılın ağırlaşan küresel sorunlarını eski sol veya sosyal demokrat anlayışlarla, ya da şirketlerin insafına bırakarak çözmek mümkün değil.</p>
<p style="text-align: justify;">Maddi şartları kendimiz oluşturmak zorundayız. Gerekirse yan yollar bulmak, kendi medyamızı yaratmak, kendi şarkımızı kendimiz söylemek zorundayız. İnsanlara ulaşmaya çalışmaktan yorulmamak, insanların “sizi biz göremiyoruz, neden kendinizi tanıtmıyorsunuz” serzenişlerinden moral bozukluğuna kapılmamak, derdimizi anlatmaya, insanları yeşil politikaya davet etmeye devam etmek zorundayız.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye yeşil politikayı da kaybederse, çok şey kaybeder.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2010/01/08/yesiller-partisi-icin-maddi-sartlar-yok-muydu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kopenhag&#8217;dan Geriye Kalan</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2010/01/01/kopenhagdan-geriye-kalan/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2010/01/01/kopenhagdan-geriye-kalan/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 Jan 2010 08:51:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ümit Şahin</dc:creator>
				<category><![CDATA[KöşeYazıları]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[Kopenhag]]></category>
		<category><![CDATA[Kopenhag 2009]]></category>
		<category><![CDATA[Küresel Isınma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=6574</guid>
		<description><![CDATA[Kopenhag'dan geriye kalan, yenilenen bir iklim hareketi... Ortaya çıkan bu yeni durumu iyice hazmetmek, küresel mücadelenin bir parçası olmaktan uzaklaşmamak ve yaratıcı bir şekilde katkıda bulunmak zorundayız.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="size-thumbnail wp-image-6573 alignleft" src="http://yesilgazete.org/wp-content/uploads/yesilgazete_kopdeg-150x150.jpg" alt="yesilgazete_kopdeg" width="150" height="150" /><span class="drop">K</span>openhag iklim zirvesi iklim değişikliğiyle mücadele açısından sadece 2009&#8242;un değil, tüm zamanların en önemli olayıydı. Çıkan sonucun bu kadar büyük bir hayal kırıklığına yol açmasının bir nedeni de büyük bir beklenti yaratmasıydı. Ama Kopenhag zirvesinden bu kadar büyük bir beklentinizin <em>olmaması</em> da kolay değildi. Çünkü bu durumda şunlardan birini düşünmüş olmanız gerekiyordu: 1- İklim değişikliği zaten durdurulamaz.  2- İklim değişikliğini durdurmak mümkün, ama bunu hükümetlerin yürüttüğü uluslararası bir müzakere ve anlaşma zemininde yapmanın anlamı ve imkanı yok. 3- Uluslararası anlaşmalar işe yarayabilir, ama bu hükümetlerden işe yarar bir anlaşma çıkmaz.</p>
<p>Birinci maddeyi geçiyorum. İkinci seçeneği savunanlarla alternatifleri tartışmaya hazırım, ama bugüne dek ikna edici bir alternatifle karşılaşamadık. Benim gibi Kopenhag&#8217;dan beklentisi yüksek olanlar ve toplumdaki beklentiyi özellikle yükseltenler ise daha çok üçüncü görüşe yakın olanlardı. Yani biz de zengin ülke hükümetlerinin iklim değişikliğini çözmekten çok ağırlaştırma kapasitesine sahip olduğunu düşünüyor, ama bu durumu değiştirmenin bir mücadele dahilinde mümkün olduğunu iddia ediyorduk. Kopenhag&#8217;dan çıka çıka mutabakat adı verilen 2,5 sayfalık bir niyet beyanının çıkması öngörümüzde yanılmadığımızı, ama yaratmaya çalıştığımız baskının bu öngörüyü haksız çıkaracak bir güce ulaşamadığını gösteriyordu.</p>
<p>O halde Kopenhag&#8217;a boşuna mı gittik? O kadar eylem ve baskı oluşturma çabası buhar olup uçtuğu için üzülmeli, ya da küresel iklim hareketinin defterine yazılmış şanlı bir sayfa olarak tarihteki yerini aldı diye sevinmeli miyiz?</p>
<p>Ben bütün iyimserliğimle böyle olmadığını ve mücadelenin yeni bir aşamaya girdiğini düşünüyorum. Henüz bunun nasıl bir aşama olduğunu ve dünden farklı olarak ne yapmamız gerektiğini bilemesek de, bundan birkaç yıl önceki durumda olmadığımızı da teslim etmek durumundayız. Kopenhag birkaç noktayı iyice netleştirdi. Mücadelenin bundan sonrası bu temelde yürüyecek:</p>
<p>1-      İklim değişikliğinin ancak karbonsuzlaşmayla mümkün olduğu konusunda kuşku kalmadı. Bunun bir nedeni de ortalığın bu netliği ortadan kaldırabilecek çözüm önerileriyle dolması, ama küresel iklim hareketinin bu tür yanlış çözüm önerilerinin ipliğini pazara çıkarmasıydı. Yanlış çözümler <em>(false solutions</em>), iklim değişikliğini durdurmaya değil, çoğu zaman şiddetlendirmeye hizmet eden çözüm önerilerine deniyor. Bunların arasında uluslararası anlaşmaların ana unsurlarından biri haline getirilen karbon ticaretinden, neyse ki şimdilik pek ciddiye alınmayan zihni sinir projelerine kadar büyük bir çeşitlilik var. Corporate Watch&#8217;un yaptığı sınıflandırmayı kullanırsak yanlış çözüm önerilerini üçe ayırarak inceleyebiliriz:</p>
<p>a.      İklim değişikliğini durdurmaya değil şirketlere para kazandırmaya yarayan ve hedeflenenin tersine salımları arttırabilen piyasa mekanizmaları: Bu mekanizmalar karbon ticareti ve karbon ofset mekanizmaları (kısaca &#8220;kömürü yakarım, karbonu salarım, yerine ağaç dikerim, o da belki o karbonu emer&#8221; mekanizması) olarak ikiye ayrılabilir. Özellikle ofset mekanizması denen yöntemlerin tek derdi &#8220;aman ha fosil yakıtımıza dokunmayın&#8221; olarak özetlenebilir. Küresel iklim hareketi şu anda bir yandan ortalıkta dolaşan emisyon indirim hedefi vaatlerini yukarıya çekmeye çalışırken, bir yandan da hedefe ulaşmayı engelleyecek bu tür piyasa mekanizmalarını teşhir ediyor.</p>
<p>b.      Kirli &#8220;temiz&#8221; enerji yöntemleri: Nükleer santraller, barajlar, kendi başına bir oksimoron olan &#8220;temiz kömür&#8221; ve açları değil arabaları beslemek anlamına gelen biyoyakıtlar neyse ki henüz resmi olarak çözüm adı altında sınıflandırılmış değil. Ama yeni mallarını satmak için her yolu kullanmaya hazır olan şirketler havayı bunlarla puslandırmaya devam ediyorlar.</p>
<p>c.      Yüksek teknoloji hayalleri: Hiçbiri anlamlı düzeyde fiiliyata geçememiş ve yakın gelecekte geçmesi de beklenmeyen karbon gömme teknolojileri, nükleer füzyon, uzaya ayna yerleştirmek, okyanuslara demir iyonu serpmek gibi projeler çözüm gibi gösterilerek teknolojiden medet ummaya hazır kitleler heyecanlandırılıp, asıl çözüm olan karbon salımını önleme seçeneğinin üzeri örtülüyor. Teknofiks, iklim değişikliğine karşı mücadelede en tehlikeli zihniyet biçimi&#8230;</p>
<p>İşte küresel iklim hareketinin bütün bu yanlış çözüm önerilerini tanımlayıp ortaya koyması hem inkarcıların, hem de gezegenin cenazesinden para kazanmayı planlayanların işini zorlaştırıyor. Bunun önemli bir gelişme olduğunu düşünmek mümkün.</p>
<p>2-      İklim değişikliğini durdurmak için karbon salımlarını sınırlamak ve uzun vadede sıfırlamak elimizdeki tek seçenek. Ama nihayet  bunun ne anlama geldiğini daha açıklıkla söyleyen radikal bir seçenek, yani sadece bacadan veya egzostan çıkan karbondioksite değil, o karbondioksitin yeraltındaki kaynağına odaklanmak da popülerlik kazanmaya başladı. Friends of the Earth gibi örgütlerin öncülük ettiği petrol ve kömür madenciliğine karşı mücadele, artık hareket içinde yaygın bir kabul görmüş durumda. Bu da iklim değişikliği mücadelesinin daha radikal ekolojist bir karaktere bürünmesi demek.</p>
<p>3-      İklim borcu ve adalet kavramı hareketin asıl motifi haline geldi. İklim değişikliğine neden olan sanayileşmiş Batı ülkeleri ile ceremesini çeken yoksul ülkeler arasında Kopenhag&#8217;da yaşanan gerilim (hatta savaş), yoksul ülkelerin tarihsel sorumluluğu &#8220;kategorik olarak reddeden&#8221; Amerika Birleşik Devletleri&#8217;ne (ABD) kafa tutması ve iklim borcu kavramı sayesinde bu borcun &#8220;tazmin&#8221; edilmesinin gündeme gelmesi meseleyi tam bir adalet mücadelesi haline getirdi. Kopenhag&#8217;da kaydedilen bu aşama küresel ısınmayı kutup ayılarının sorunu gibi göstermeye çalışanların işini iyice zorlaştıracak.</p>
<p>4-      İklim adaleti hareketi aynı zamanda küresel ısınmanın herhangi bir çevre sorunu olarak değil, tamamen politik bir mesele olarak düşünülmesi gerektiği konusunda yaygın  bir bilinç yarattı. Sorun Batı merkezli bir ekoloji mücadelesi olmanın ötesine geçti ve merkez yoksul Güney ülkelerine kaydı. Aynı şekilde çevreciliğin merkezinin de kaymakta olduğu, yoksul ülkelerden gelen aktivist liderlerin çoğalmasından da belli oluyor. Friends of the Earth&#8217;ün Nijeryalı başkanı Nnimmo Bassey, Nobel ödüllü Kenyalı aktivist Wanghari Mathai, Maldivler başbakanı Mohammed Nasheed, hareketin en saygın isimlerinden Hintli <strong>Vandana Shiva</strong>, Greenpeace International&#8217;ın başkanı Güney Afrikalı <strong>Kumi Naiddo</strong> gibi isimler sembolik olarak da olsa yetmişlerin ve seksenlerin Avrupa merkezli ekolojizminin iklim mücadelesinin etkisiyle aşılmakta olduğunu gösteriyor.  Kopenhag bu dönüşümü iyice açık hale getirdi.</p>
<p>5-      Bolivya&#8217;nın yerli devlet başkanı <strong>Evo Morales</strong> öncülüğünde Birleşmiş Milletler&#8217;e &#8220;Toprak Ana&#8217;nın Hakları Evrensel Bildirgesi&#8221;ni bir öneri olarak sunacağı haberinin Kopenhag&#8217;da yayılması bütün ezberlenmiş etiketlerin nasıl geçersizleşmeye başladığını gösteriyordu. Bolivya&#8217;nın &#8220;sosyalist&#8221; yönetimi, içinde canlıların &#8220;içsel değerinden&#8221; ve ekolojik bütünsellikten bahsedilen böylesi radikal, hatta derin ekolojist bir metni Birleşmiş Milletler&#8217;e sunarken, Evo Morales verdiği röportajlarda yeşil çözümlerden bahsediyordu. Solun yıllardır spritüel bulup küçümsediği derin ekolojist kavramların küresel iklim mücadelesinin öncülerinden Bolivya&#8217;nın &#8220;sosyalist&#8221; liderinden gelmesi, sokaktaki mücadelenin, eski sosyalist, yeşil, ekolojist ayrım ve ayrışmaları aşmakta olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Kopenhag işte önümüze böyle yeni bir mücadele alanı açmış durumda. Bu alanı nasıl dolduracağımız bize bağlı. Ama her şeyden önce ortaya çıkan bu yeni durumu iyice hazmetmek, küresel mücadelenin bir parçası olmaktan uzaklaşmamak, olan biteni takip etmekle yetinmeyip yaratıcı bir şekilde katkıda bulunmak zorundayız.</p>
<p>Evet, iklim değişikliğinde geri dönülmez noktaya hızla yaklaşıyoruz ve zaman giderek daralıyor. Ama Kopenhag&#8217;dan geriye kalan şey umutsuzluk olamaz. Sadece aceleci değil, kararlı da olmamız gerek. Dünyanın tabutuna son çiviyi çakmak için sabırsızlananlar bizden daha organize olurlarsa işimiz zor. Ada ülkelerini destekleyen genç aktivistlerin Kopenhag&#8217;da dediği gibi: &#8220;Sessizce ölümü beklemeyeceğiz&#8221;.</p>
<p><em>(Eş zamanlı olarak Bianet&#8217;te de yayınlanmıştır.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2010/01/01/kopenhagdan-geriye-kalan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>DTP ve Popülizm</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2009/12/28/dtp-ve-populizm/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2009/12/28/dtp-ve-populizm/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 27 Dec 2009 23:35:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ümit Şahin</dc:creator>
				<category><![CDATA[KöşeYazıları]]></category>
		<category><![CDATA[demokratik açılım]]></category>
		<category><![CDATA[DTP]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt Açılımı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=6489</guid>
		<description><![CDATA[Daha ilkeli ve daha az popülist olmak, her saniye sokağın nabzını tutmak yerine barışa ve şiddetsizliğe kararlılıkla hizmet etmek DTP’nin tarihsel sorumluluğu bugün...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span class="drop">D</span>erin ve silahlı güçlerin Kürt sorununun demokratik bir biçimde çözülmesini engellemek için yaptıkları operasyonların son halkası DTP’nin kapatılması, partinin en sevilen isimlerine siyaset yasağı konması ve DTP’li belediye başkanlarının savaş suçluları gibi tek sıraya dizilerek kelepçelenmesi ve tutuklanması oldu. Bütün bu rezaletler Kürt sorununun çözümünde asıl muhatap olması gereken seçilmiş Kürt siyasetçilerin meşruiyetini zedelemiyor. Üstelik DTP’liler sistem tarafından bu türden akıl almaz haksızlıklara uğradıkça, toplumun farklı kesimlerinin gözündeki önemleri ve haklılıkları daha da artıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bu sistemli baskı ve yıldırma politikaları sürerken DTP’yi eleştirmenin yanlış olduğuna dair  görüşlere ben de kısmen katılıyorum. Özellikle de partinin dayandığı tabanın ve tarihin yok sayıldığı resmi ideoloji soslu eleştiriler devletin sürdürdüğü kirli kampanyaya destek vermek anlamını taşıyabilir. Şu anda en son ihtiyacımız olan şey sivil ve silahsız Kürt siyasetinin yok edilmesi olsa gerek. Hükümetin beceriksizliği, samimiyet eksikliği ve dayandığı tarih dışı siyaset anlayışı da başlatılan derin operasyonla birleşince Kürt sorununun barışçı ve demokratik çözümü giderek zorlaşıyor çünkü.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama bütün bunlar aynı zamanda DTP’yi gerektiğinde en sert bir şekilde eleştirilmeyi de gerekli kılıyor. Çünkü barışın yolunu açabilecek başka bir siyasi güç yok. Bu yüzden DTP’nin yaptığı hatalar olduğundan daha vahim sonuçlara yol açabilir ve parti açması gereken barış yolunu istemeden de olsa tıkayabilir. Bu hataların başında da DTP’nin iflah olmaz popülizmi geliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;">DTP (ve herhalde artık BDP de) Türkiye’nin az sayıdaki gerçek kitle partilerinden biri. Dolayısıyla gerçek bir kitle tabanına yaslanıyor ve bütün kitle partileri gibi dayandığı taban homojen değil. Bu taban ortak bir etnik kimliği savunsa da ne kültürel, ne sınıfsal, ne de sosyolojik olarak bütünüyle birbirine benzeyen insanlardan oluşuyor. Elbette bu kitleyi oluşturan insanların çıkarları da her zaman ortak değil.</p>
<p style="text-align: justify;">DTP, işte bu kitle tabanını kontrol etmeyi ve oy almayı sürdürmek için bildik popülist yöntemlere başvuruyor. Her nabza uygun şerbet, ortalama bir politik söylem ve kimi temel ilkelerin bile pragmatik gerekçelerle terk edilebilmesi…</p>
<p style="text-align: justify;">Örneğin Abdullah Öcalan’ın parti tabanının önemli bir bölümü üzerindeki tartışılmaz ağırlığı, Öcalan mitinin DTP tarafından sürekli yeniden üretilmesine neden oluyor. Bir “tek adam” mitini beslemenin bu kadar ağır bir siyasi sorunu “demokratik” yollarla çözmek için en iyi fikir olduğu söylenebilir mi bilmiyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı şekilde (özellikle partinin eski sosyalist ağabeyleri ve radikal genç tabanı bu tür bir söyleme yatkın olduğu için) “uluslararası sömürge Kürdistan” ve “ulusal sorun” gibi savaşı ve şiddeti meşrulaştıran, barışa hizmet etmekten uzak tezler tekrar edilmeye devam ediyor. Bu türden ömrünü tamamlamış Leninist tezler yeniden üretilecekse partinin genel çizgisinin de bu ideolojiyle tutarlı olması beklenmez mi? Öyle olmadığı herkesin malumu oysa ki…</p>
<p style="text-align: justify;">Ya da Kürt halkının dinsel duyarlıkları iyi bilindiği için, dinsel söylem de aynı rahatlıkla ve dini siyasete alet edecek bir şekilde kullanılabiliyor. Üniforma sembolü, mavzer edebiyatı gibi militarist göstergelerin, hatta sine-i millet ve dağlara dönme retoriğinin bu kadar rahat kullanılması da yine başka her şeyden çok popülizm alışkanlığının dışa vurumu değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Geçenlerde Osman Baydemir’in halkın huzurunda ettiği galiz küfürler de aynı popülist siyasetin yansımaları arasında yer alıyor. Popülist siyaset anlayışının nasıl eril, hatta maço olduğunu ve bu erkek dilin taban tarafında nasıl memnuniyetle karşılandığını bir kez daha kanıtlıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;">Bu tür bir popülist siyaset anlayışının DTP kadroları tarafından tesadüfen benimsendiğini de, ellerinden bundan başka bir şey gelmediğini de düşünüyor değilim. Eleştirilecek yanları bir yana DTP bu topraklardan çıkan en iyi eğitimli, tarih ve toplum bilinci en güçlü, en idealist siyasi hareketlerden biri. Kadınların siyasetteki etkinliği ve yerel siyaset yapmaktaki başarıları da cabası… Bölgede fazla oy kaybetmeden bugüne dek gelmeleri de yerlerinin sağlam olduğunu gösteriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürt sorununda bugün bulunduğumuz eşik her zamankinden daha kritik. Çeşitli konjonktürel nedenlerin de yardımıyla hükümet ilk kez demokratik çözüm yolunda anlamlı bir irade göstermiş durumda. Bölgede benimsenen ve desteklenen, MHP’nin ve CHP’nin bütün şoven saldırılarına karşın Batı’da da büyük tepki görmeyen bir açılım süreci, şimdilik başarısızlığa uğramış görünse de, bir kez başlamış durumda.</p>
<p style="text-align: justify;">DTP böyle ciddi bir barış şansının var olduğuna gerçekten inanıyorsa ve Ahmet Türk’ün dediği gibi barışın geldiğini ve silahların sustuğunu gördüğü gün ölmeye hazır olacak bir kararlılığa sahipse, artık bu uğurda daha fazla risk almak zorunda.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha ilkeli ve daha az popülist olmak, her saniye sokağın nabzını tutmak yerine barışa ve şiddetsizliğe kararlılıkla hizmet etmek DTP’nin tarihsel sorumluluğu bugün.</p>
<p style="text-align: justify;">DTP böyle yaparsa belki dönemsel olarak biraz oy kaybedebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama biraz oy kaybetmek, bütün barış umutlarını kaybetmekten iyidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2009/12/28/dtp-ve-populizm/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kopenhag Çökmekten Beter</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2009/12/16/kopenhag-cokmekten-beter/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2009/12/16/kopenhag-cokmekten-beter/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 16 Dec 2009 21:43:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ümit Şahin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kopenhag]]></category>
		<category><![CDATA[KöşeYazıları]]></category>
		<category><![CDATA[COP 15]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[Kopenhag 2009]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=6215</guid>
		<description><![CDATA[Peki şimdi ne olacak derseniz, zirvenin onuncu günü geride kalırken Kopenhag zirvesi çökmekten beter bir hale gelmiş durumda. Danimarka hükümetinin ve Birleşmiş Milletler’in ikiyüzlülüğü ve şirketlerden başka kimsenin çıkarlarını savunmamaya kararlı olduklarını göstermeleri yeni bir durum ortaya çıkana kadar bu sürecin herhangi bir hayırlı sonuç üretmesi ihtimalinin ortadan kalktığını bir kez daha kanıtlıyor.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify"><span class="drop">K</span>openhag’da olup biteni daha önce yaşanan Cenevre, Prag, Cenova, Seattle gibi uluslararası zirvelere yönelik protestolarla karşılaştırmak doğru, ama tam olarak da değil.<span id="more-6215"></span></p>
<p style="text-align: justify">Bundan tam on yıl önce Seattle’da doğan yeni aktivizm biçimi, kitleleri küresel kapitalizmin ana odaklarına karşı mobilize ediyor. Bu tür eylemlerin bir örneğini daha geçtiğimiz aylarda Dünya Bankası ve IMF’nin yıllık toplantısı sırasında İstanbul’da da yaşadık. Kopenhag’da bugün ve geçen Cumartesi günü yapılan ve on binlerce insanın katıldığı gösteriler de aslında aynı ruhla yapılıyor. Sistemin tepkisi de polisin eylemin yapıldığı kentte estirdiği terörden, kullandığı biber gazının markasına kadar neredeyse aynı. Ama yine de önemli bir fark var.</p>
<p style="text-align: justify">Kopenhag’da yapılan alternatif zirvenin (Klimaforum) açılışında konuşan Kanadalı yazar ve aktivist Naomi Klein’in da hatırlattığı gibi, iklim zirvesine yönelik protestoların Dünya Ticaret Örgütü’ne, G8’e ya da NATO’ya karşı yapılan eylemlerden farkı söylediği sözün niteliğinden çok devam eden toplantının ana amacına bakışı. Yani Kopenhag’daki aktivistler ‘hayır’dan çok ‘evet’ diyor. Yapılan toplantıyı engellemek ve dağıtmaktan çok, bir sonuç çıksın diye bastırıyor. Susun ve gidin demekten çok, haklarımızı tanıyın ve çözün diye bağırıyor. Bu meseleyi biraz daha açarsak,bugün Kopenhag’da binlerce kişinin zirve merkezinin içinde ve dışında yaptığı ve yüzlerce göstericinin gözaltına alınmasıyla sonuçlanan doğrudan eylemlerin olası sonuçlarını anlamamız kolaylaşabilir.</p>
<p style="text-align: justify">***</p>
<p style="text-align: justify">İçinde yer aldığımız ve anlamlı bir şekilde sonuçlanması için biraz umutsuz da olsa baskı oluşturduğumuz süreç 1972’de Stockholm’de başladı. Bundan 37 sene önce Stockholm’de ekonomik büyümenin, sanayileşmenin ve sürdürülemez hale gelen ekonomik sistemin çevresel ve sosyal sonuçları Birleşmiş Milletler çerçevesinde ilk kez ele alınmıştı. Stockholm’ü izleyen çevre temalı uluslararası zirveler Montreal, Rio, Kyoto, Johannesburg  gibi dönüm noktalarında değişti ve bir yönden etki gücünü de arttırdı. Ama öte yandan bu değişimin içinde sözünü ettiğimiz BM sürecinin farklı bir söz söyleme gücünü yitirmesi ve sürdürülebilir kalkınma gibi boş söylemlerle sistem tarafından etkisiz kılınmaya başlanması da önemli yer işgal etti.</p>
<p style="text-align: justify">Ama yaklaşık kırk yıllık değişim süreci bundan ibaret değil.</p>
<p style="text-align: justify">Geçen süre içinde hareketin antikapitalist niteliği güçlendi. Ekonomik büyüme ile sanayileşmenin kirlilik ve ekolojik kriz yaratan niteliğinin ötesinde şirketlerin kirli iktidarı ve hükümetlerin antidemokratik yönetimi de ön planda sorgulanmaya başlandı. Ekolojik sorunların insan hakları boyutuyla, yerli topluluklara ve çiftçilerin yaşam hakkına karşı süren sistemli saldırıyla, mülteci meselesiyle ve adalet sorunuyla giderek daha fazla bağlantı kuruldu. Hatta giderek bu bakış açısı harekete ana rengini vermeye başladı.</p>
<p style="text-align: justify">Öte yandan sadece sokaktaki tepki değildi değişen&#8230; Sürecin bütünü de ekonomik büyümenin ve endüstriyel kalkınma anlayışının eleştirisini aşarak küresel adalet perspektifinin iyice güçlendiği bir havaya büründü. Bunun en önemli göstergesi Rio’da imzalanan iklim değişikliği konvansiyonunda ortak ama farklılaşmış sorumluluk ilkesinin ortaya çıkması, yani Batılı sanayileşmiş ülkelerin tarihsel sorumluluğunun kabul edilmesi idi.</p>
<p style="text-align: justify">Bu çok kritik bir ilke ve iklimle de sınırlı değil. Batılı sanayileşmiş ülkelerin iklim değişikliğiyle birlikte yaşadığımız ekolojik kriz, yoksulluk ve küresel adaletsizlik konusunda asıl sorumlu olduğunun kabul edilmesi anlamına da geliyor. Bu ilke uluslararası anlaşmalar için olmazsa olmaz bir çerçeve sağlıyor. İşte tam da bu yüzden ABD, Kanada ve diğer Batı ülkeleri açıktan ya da gizlice tarihsel sorumluluk ilkesinin altını oymaya, bu ilkenin kabul edildiği ciddi bir anlaşma zeminini yok etmeye çalışıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify">İşte bugün Kopenhag’da yaşanan protestolar küresel kapitalizmin DTÖ gibi uluslararası suçlularının zirvelerini durdurmaya yönelik olarak yapılan protestolardan farklı olarak, belki de elimizde kalan son uluslararası hukuk ve anlaşma zeminlerinden birini ve ana ilkelerini korumayı ve yok edilmesini önlemeyi amaçlıyordu.</p>
<p style="text-align: justify">Afrika ülkelerinin “Kyoto’yu öldürmeyin” pankartlarıyla yaptığı eylemlerin, atılan küresel adalet sloganlarının, iklim borcu ve tazminat gibi kavramların ortaya çıkışının, radikal ve bağlayıcı hedeflerin ilan edilmesini talep etmenin  temelinde bu yatıyor. Bugün Kopenhag’da ABD ve müttefikleri bu ilkesel zemini yıkarak Kopenhag sürecini çökertirlerse asıl o zaman başarılı sayacaklar kendilerini. Bizim istediğimiz şey ise bu ilkelerin hem yok edilmesini, hem de kağıt üzerinde kalmasını önlemek ve devletlere yaptırım uygulanmasını sağlamak. Jose Bove’nin önceki gün Klimaforum’da gündeme getirdiği Uluslararası Çevre Mahkemesi bu anlamda önemli bir açılım sağlıyor.</p>
<p style="text-align: justify">Tabii bir de bugünkü eylemlerin en güzel sloganlarından birini hatırlatmak lazım: “Halkların Meclisine Katıl”. Bu slogan artık iyice kirlenen ve anlamını yitiren Birleşmiş Milletler’in yerini alması gereken yeni düzeni işaret ediyordu. Bu slogan bende Vandana Shiva’nın ya da Wangari Mathai’nin genel sekreterliğini yaptığı, bütün halk hareketlerinin temsil edildiği, hükümetlerin değil sivil toplumun yönettiği, şirket lobilerinin kapısından içeri sokulmadığı, bağımsız uluslararası mahkemelerin yaptırımlara karar verdiği yeni bir Birlemiş Milletler yapısını canlandırıyor.Tabii bunu bize sistem hediye edecek değil.  Mücadele ederek kazanacağız.</p>
<p style="text-align: justify">***</p>
<p style="text-align: justify">Peki şimdi ne olacak derseniz, zirvenin onuncu günü geride kalırken Kopenhag zirvesi çökmekten beter bir hale gelmiş durumda. Danimarka hükümetinin ve Birleşmiş Milletler’in ikiyüzlülüğü ve şirketlerden başka kimsenin çıkarlarını savunmamaya kararlı olduklarını göstermeleri yeni bir durum ortaya çıkana kadar bu sürecin herhangi bir hayırlı sonuç üretmesi ihtimalinin ortadan kalktığını bir kez daha kanıtlıyor. Sivil toplumu yaka paça zirveden kovalayan Birleşmiş Milletler yerle bir olan itibarını bir daha tamir edebilir mi bilinmez.</p>
<p style="text-align: justify">Kopenhag’da resmi zirve salonlarındaki takım elbiseli iş adamı, bürokrat ve politikacı kalabalığının temsil etmediği, tam tersine düşman gördüğü milyarlarca insan ve onların sesini sokağa ve salonlara taşıdıkları için bu kirli koalisyonun iri yarı Danimarka polisine hedef gösterdiği genç ve kararlı bir hareket var burada. Hem kararlı, hem şiddetsiz, hem ilkeli, hem cesur.</p>
<p style="text-align: justify">Kopenhag’dan sonrası onlardan sorulur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2009/12/16/kopenhag-cokmekten-beter/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kopenhag Zirvesi Biter mi?</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2009/12/13/kopenhag-zirvesi-biter-mi/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2009/12/13/kopenhag-zirvesi-biter-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 12 Dec 2009 23:24:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ümit Şahin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kopenhag]]></category>
		<category><![CDATA[KöşeYazıları]]></category>
		<category><![CDATA[COP 15]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[Kopenhag 2009]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=5919</guid>
		<description><![CDATA[Kopenhag’da ilk haftanın sonucu safların iyice belirginleşmesi oldu. İkinci haftada sokak daha da sertleşecek. Ada ve Afrika ülkeleriyle gelişmekte olan ülkelerin önemli bir kısmının ABD, Kanada gibi iklim suçlularına pabuç bırakma ihtimalleri zayıf görünüyor.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify"><span class="drop">K</span>openhag&#8217;da ikinci haftaya girerken bahisleri açalım isterseniz.</p>
<p style="text-align: justify">Bu zirve biter mi?</p>
<p style="text-align: justify">Gelinen noktada resmi zirvede hakim durumda görünen Batılı “politikacı – bürokrat – işadamı” koalisyonuyla, sokakta ve alternatif zirvede beliren radikal duruşu resmi zirveye taşıyan “Ada ülkeleri (AOSIS) – Latin Amerika (ALBA) – Sahra Altı Afrika” koalisyonu arasında tam bir kopuş yaşanmak üzere olduğu söylenebilir.</p>
<p style="text-align: justify">Meseleye resmi zirvenin yapıldığı Bella Center’ın koridorlarındaki jargonla yaklaşıp taslak metinlerdeki köşeli parantezlerde kendimizi kaybetmemiz mümkün elbette. Ama onun yerine olan bitene çok daha basit yaklaşmak ve ayrımı üç noktada özetlemek de mümkün görünüyor:</p>
<p style="text-align: justify">1-      Hedef sıcaklık 2 derece mi, yoksa 1,5 derece mi olacak? Bu durumda hala 450 ppm kabul edilebilir mi, yoksa 350 ppm’e dönmek zorunda olduğumuz tezi kabul görecek mi?</p>
<p style="text-align: justify">2-      Batı ülkeleri iklim değişikliğinden zarar gören yoksul ülkelere tarihsel sorumlulukları gereği ciddi miktarda mali destek sağlayacaklar mı, yoksa göstermelik yardım paketleriyle mi yetinecekler?</p>
<p style="text-align: justify">3-      Batı’nın iklim değişikliğiyle mücadele adı altında iş çevrelerine para kazandırmayı amaçlayan sahte projeleri kabul görecek mi, yoksa bildiğimiz, basit karbonsuz ekonomi modelleri mi kullanılacak?</p>
<p style="text-align: justify">AB’nin mahut 2 derece ve 450 ppm’lik “gerçekçi” pozisyonu, artık iklim değişikliğini durdurmak yerine, ona teslim olmak anlamına gelmeye başladı. Bütün ada ülkeleri, Afrika ve Latin Amerika, göz kamaştırıcı bir şekilde 350 ppm ve 1,5 derecede uzlaşmış görünüyor. Bu politika bundan bir yıl önce hayalci gibi görünüyordu. Bugün ise 2 dereceden ve 450 ppm ‘den bahsedene teslimiyetçi gözüyle bakılıyor. Bu olağanüstü bir gelişme. İklim politikalarının giderek radikalleşeceğini gösteriyor.</p>
<p style="text-align: justify">Batı ülkelerinin küresel ısınmaya fazla bir katkısı olmadığı için en çok zarar gören yoksul Afrika ve ada ülkeleriyle diğer gelişmekte olan ülkelere ayırması gereken mali destek paketiyle ilgili olarak hem ortada dolaşan rakamlar, hem de niyetler arasında dağlar kadar fark var. Yoksul ülkeler 200 milyar dolarlık bir paketten bahsederken, Batı’nın en “cömerti” olan Avrupa Birliği bile 10 milyar doları telaffuz etmekten ve üstelik bu parayı da zaten var olan yardım paketlerinin sadece ismini değiştirerek ortaya çıkartmaktan utanmıyor. ABD özel temsilcisinin ABD’nin tarihsel sorumluluğunu ve iklim borcu kavramını “kategorik olarak” reddetmesi bu çelişkiyi iyice aşılmaz hale getiriyor.</p>
<p style="text-align: justify">Öte yandan Batı ülkeleri karbon ticaretinin yanına yeni icatlar çıkartmış durumdalar. Örneğin REDD denen bir “araç”, temiz kalkınma mekanizmaları arasına sokulmak isteniyor. Ayrıntısını başka bir yazıda tartışmamız gereken bu son derece tehlikeli proje mekanizması, yoksul ülkelerdeki doğal ormanların yerine endüstriyel kereste ormanları oluşturup güya karbon emisyonunu azaltırken hem insanları yerinden yurdundan etmeyi, hem de Batılı şirketlere ait ormanlarda köle gibi çalıştırmayı hedefliyor. Bu yöntemle karbon emisyonunun falan azaldığı yok, ama Batılı şirketler karlarına kar katıyorlar. Hala konvansiyon dahilinde tanınmış bir mekanizma olmamasına rağmen burada REDD’i satmak için müthiş bir pazarlama faaliyeti var. Oysa yoksul ülkeler Batı’dan bu tür “ofset” saçmalıklarını değil, doğru düzgün emisyon azaltıcı önlemleri talep ediyorlar.</p>
<p style="text-align: justify">Sonuç  olarak Kopenhag’da ilk haftanın sonucu safların iyice belirginleşmesi oldu. İkinci haftada sokak daha da sertleşecek. Ada ve Afrika ülkeleriyle gelişmekte olan ülkelerin önemli bir kısmının ABD, Kanada gibi iklim suçlularına pabuç bırakma ihtimalleri zayıf görünüyor.</p>
<p style="text-align: justify">Bu şekilde bu zirve biter mi, bu soruya olumlu yanıt vermek için henüz erken. Ama Batı ülkeleri için işler hiç bu kadar zor olmamıştı demek fazla iyimserlik olmaz sanırım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2009/12/13/kopenhag-zirvesi-biter-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
