<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yeşil Gazete &#187; M. Ali Uzelgun</title>
	<atom:link href="http://yesilgazete.org/author/ormankanunu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://yesilgazete.org</link>
	<description>AKTÜEL YEŞİL GAZETE</description>
	<lastBuildDate>Fri, 30 Jul 2010 10:16:52 +0000</lastBuildDate>
	
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Dönülmez akşamın ufku (1):  Kyoto-Kopenhag kapatılması</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2009/11/11/donulmez-aksamin-ufku-1-kyoto-kopenhag-kapatilmasi/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2009/11/11/donulmez-aksamin-ufku-1-kyoto-kopenhag-kapatilmasi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Nov 2009 00:13:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Ali Uzelgun</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeşeriyorum]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[Kopenhag]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Ali Üzelgün]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=4424</guid>
		<description><![CDATA[İklim değişikliği gündemi Kopenhag zirvesine (UNFCCC 15. taraflar konferansı)  kilitlenmiş durumda. “Kopenhag”a bir ay kadar kala, iklim değişikliği camiası gün sayarken, bu zirveye atfedilen önemin sorgulanmasında fayda var. Kopenhag zirvesinde alınacak kararların “dünyadaki tüm canlı yaşamının geleceği” ne dair olduğunu işitmek biraz tuhaf geliyor kulağa.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote>
<p style="text-align: left;"><span class="drop">G</span>elsin<br />
hayat bildiği gibi gelsin<br />
İşimiz bu yaşamak<br />
Unuttum bildiğimi doğarken<br />
Umudum ölmeden hatırlamak</p></blockquote>
<p style="text-align: justify;">İklim değişikliği gündemi Kopenhag zirvesine (UNFCCC 15. taraflar konferansı)  kilitlenmiş durumda. “Kopenhag”a bir ay kadar kala, iklim değişikliği camiası gün sayarken, bu zirveye atfedilen önemin sorgulanmasında fayda var. Kopenhag zirvesinde alınacak kararların “dünyadaki tüm canlı yaşamının geleceği” ne dair olduğunu işitmek biraz tuhaf geliyor kulağa.<span id="more-4424"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Nasıl yani, şimdi bu liderler, yeryüzündeki yaşamın geleceğine dair bir karara mı varmaya çalışacaklar? Bunun ne kadar dev bir retorik olduğunun farkında mısınız? Bunu aşacak bir retorik düşünmek güç. Belki de tam bu yüzden, buna inanmak da güç. Öte yandan bilim dünyası sürekli yeni bulgularla, bu retoriği çağrıştıracak önem ve aciliyette açıklamalarla, atmosferdeki sera gazı miktarının arttırılmasının tehlikesini vurguluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Nitekim, dünya hükümetleri de BM çatısı altında onbeşinci defa buluşuyorlar. Görüşmelerin tarihi daha eskiye gitse de, sera gazlarını azaltmayı hedefleyen süreç, hükümetler arası düzeyde, en azından 15 yıldır devam ediyor. Artık Kyoto, Johannesburg gibi öne çıkan zirvelerden bahsetmeye hacet yok. Bir şeyi belirtmekte fayda var ama: Küresel sera gazlı miktarı “artan bir ivmeyle” artmaya devam ediyor (mesela Kürsel Karbon Projesi 2007 verilerine bakılabilir*). İlginç bir şekilde iklim değişikliği hakkında okumak istediğinizde, örneğin internette, Kyoto, Kopenhag gibi isimlere toslamanız an meselesiyken, bu bilgiye ulaşmak hiç de kolay değil.</p>
<p style="text-align: justify;">Nasıl olabilir? Bir yanda, dünyadaki canlı yaşamının (önemli bir bölümünün) yokolması tehlikesi gibi bilimsel bir “olasılık”, öte yanda en az 15 yıldır devam ettiği halde verimliliği artırmak eksenini aşmayan, küresel sera gazlarının artmasının yavaşlamasını bile sağlayamayan bir “hükümetler arası süreç”? Bu, hükümetler arası sürecin de, o sürece katılan hükümetlerin de, bu sürecin işlediği siyaset tanımının da komik duruma düşmesinden başka nedir? Bilimin komik duruma düşmesi olabilir belki&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hangisine daha az güvenirsiniz? Bilime mi, politikacılara mı?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Politikacılardan başlayalım, daha kolay, hatta fazla söze gerek de yok. Birleşmemiş Milletler çatısında bu güne kadar üretilmiş iklim değişikliği politikası (politics), sera gazlarının azaltılması için hiçbir yapısal değişiklikten (ör: fosil madenciliğinin sınırlandırılması, ekonomik gelişmenin sorunsallaştırılması, tüketim toplumu vb.) söz bile açmazken; verimliliğin artırılması başta olmak üzere, elle tutulup gözle görülmeyen bir kısım gazlara paha biçilip bunların alınıp satılmasını da sağlayan bir dizi politikalar (policies) geliştirdi. Konuşulan dev retorik karşısında, “tarihe geçecek” bir adım atılmış, hatta konuşulmuş bile değil. Konuşulan, yapılmaya çalışılan, enerji verimliliği, teknoloji transferi, finansman gibi zaten daimi gündem olan ekonomik küreselleşmenin zorunlu adımları. Öte yandan 2008 yılını, insanlığın atmosferdeki gazların ticaretini yapmaya başladığı (ya da kalkıştığı) yıl olarak hatırlayabiliriz.</p>
<p style="text-align: justify;">Haksızlık etmeyelim, politikacılarımız, oy topladıkları insanların rahatını düşünmekten başka birşey yapmıyorlar. Öyle bir rahat ki bu, kaçırılmaya gelmiyor. En rahat insanların hükümetleri, Kyoto Protokolünün gelişmiş ülkeleri, bu işi kimsenin rahatını kaçırmayacak şekilde, “işler tıkırında” çözmek için inanılmaz beceriler göstererek bu anlaşmayı hazırlamışlardı. Bu takdire şayan beceri neticesinde, “dünyanın sonu gelmesin” isteyen herkes şimdi Kopenhag’a kilitlenmiş durumda. “Yaşamın ve insanlığın büyük tehlike altında olması” retoriğiyle tüm ülkeler ve insanlar karbon pazarına dahil edilimeye çalışılıyor. Bu pazarda tüm sera gazı salımları eşitleniyor, “denkleştiriliyor”. Bu ticarete karşı koymak bir solculuk retoriğine indirgenmeye çalışılıyor, halbuki atmosfere bırakılan tüm karbonu aynı-denkleştirilebilir ilan etmek, haksızlığın, adaletsizliğin, düz mantığın ta kendisi. Nasıl bir siyasi tartışmaysa bu, gelişmiş ülkelerdeki lüks hayat karbon salımları ile fakir ülkelerdeki yaşamsal karbon salımlarını aynı markete sokmanın siyasi ve ahlaki sorunlarını tartışmaya vakit yok! Zengin ülkeler, fakir ve verimsiz ülkelerin “enerji yatırımlarına destek” olacaklar, ekonomiler verimli ve düşük karbonlu hale getirilecek, küresel sera gazı salımlarındaki artış biraz yavaşlatılmaya çalışılacak. Öte yandan yeşil enerji reklamlarıyla özdeşleşmeye başlayan dev petrol şirketlerinin kutuplarda kolaylaşan petrol çıkarma girişimleri kızışıyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Basireti bağlanmış gözüken sol/yeşil eleştiri ise, iklimin dengesizleşmesinin asıl sebebinin yeraltındaki karbonun ucuz enerji &#8211; verimli ekonomi için atmosfere pompalanması olduğunu bildiği halde, başka “gerçekçi” yol bulamadığı için olsa gerek, neoliberalizmin Kyoto-Kopenhag eksenine kilitlenmiş vaziyette. Kopenhag’dan talep edilen, rakamsal olarak daha radikal önlemler gibi nicel düzlemde iken; atmosferin borsada alınır satılır hale gelişine riayet gibi nitel bir teslimiyetten bahsedebiliriz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir detayı hatırlamakta fayda var. Birleşik Devletler senatosunun Temmuz 1997’de, Kyoto’dan hemen önce aldığı, Byrd-Hagel isimleriyle anılan karar yukarıdaki önermelere ispat niteliğinde. Birleşik Devletler’i Kopenhag’da da bağlamaya devam eden bu yasa**, (1) gelişmekte olan ülkelerin de bağlayıcı hedeflere imza atmadığı bir emisyon azaltımı anlaşmasına, (2) Amerikan ekonomisine ciddi etki yaratacak her tür bağlayıcı metne imza atmasını engellemekte. Yasamalara kadar kristalleşmiş iklim değişikliği politikalarındaki iki yüzlülük, küresel yönetişim siyasetinin ne tür bir “sinerji” ile işlediğini açıklıyor olmalı. Birleşmemiş Milletler derken, bir esprinin ötesinde, tersine dönmüş bir dünyanın, barışın savaş, özgürlüğün esaret olduğu bir siyasi-sosyal düzenin hatlarını izlemeye davet söz konusu. Hal böyleyken, “El Obama” bütün pozitif imajıyla Kopenhag için boş umutlar ve saf iyi niyetlerden başka ne üretebilir? İklim değişikliğini ciddiye alan muhalif oluşumların Kopenhag zirvesine kilitlenmiş gündemlerini, iyimser beklentilerini nasıl anlamlandıracağız? Bir “yönetişim tiyatrosu” halinde işleyen küresel demokrasiye, dünya liderlerine yönelik beklenti ve umutlar, liberal demokrasiye bağlılığın körleştirmesinden gayrı nasıl anlaşılabilir?</p>
<p style="text-align: justify;">25 yıldır Hindistan hükümeti adına BM çatısı altında çalışan, Rio ve Johannesburg zirvelerinin organizasyonunda önemli görevler almış Nitin Desai, Ekim 2009’da gerçekleşen bir konferansta, bunca yılın deneyiminin ardından küresel iklim değişikliği sorununun demokrasi yoluyla çözülebileceğine dair inancını yitirdiğinden bahsediyordu. Sorunun, küreselleştiği iddia edilen toplumların politik kabullerinin (ya da iluzyonlarının) sorgulanması noktasına dayandığını açıkça ifade eden saptamaya, İngiliz Yeşilleri ve Dünya Dostları (FoE)’nın kadim ismi Jonathon Porritt tam destek verdi. Çin’in eleştirilen “demokrasi yoksunluğunun” iklim değişikliği politikalarında dünyanın kalanına göre çok daha hızlı ve etkin olduğunun altını çizince de “çevreci stalinizim” eleştirisine maruz kaldı. İklim değişikliği üzerinden kurulan “varlık-yokluk” retoriği ne zaman ciddiye alınıp toplumsal organizasyonu, kalkınmacılığı, kapitalist üretim biçimini, ya da küresel yönetişim denilen acayip şeyi sorunsallaştırılacak şekilde tartışılmaya çalışılsa, derhal bir “Stalin” kartı çıkartılıyor masaya. Sovyetler de çevreci değildi gibi bir konu dışı argümanla, bu retoriğin zorunlu kıldığı tartışma düzlemi paranoyakça algılanan bir sosyalizm mücadelesine bağlanarak sabote ediliyor. İklim değişikliğini “gerçekçi” bir şekilde tartışmanız icap ediyor; gerçeklik üzerinde kurulmuş abluka, ya da liberal hegemonya, konunun taraflarının verimlilik, teknolojik önlemler, yenilenebilir enerjiye geçiş gibi spesifik alanlara kapatılmasını sağlıyor. Bu kapatılmışlık halinde Kopenhag’a kalan günleri sayan muhalif oluşumlar, gerçekten de mapus duvarına çentik atan biçare mahkumlar gibiler. Düşünsenize, yaptığınız araştırma ve okumalar dünyanın özellikle fosil madenciliği, çılgın tüketim, kapitalist üretim biçimi yüzünden tehlike altında olduğunu bildirecek, siz ülkenin bugüne kadar çıkarmaya tenezzül etmediği kalitede kömürlere göz dikmiş olan Tayyip Erdoğan hükümetinin Birleşmemiş Milletler politikasındaki angajmanı için metod peşinde koşacaksınız. Belki dua işe yarar?</p>
<p style="text-align: justify;">Kopenhag’dan ne beklenebilir? Bu sorunun cevabı için İngiliz hükümetinin Ekim 2009’da kamuoyuna sunduğu, 4 derecelik bir ısınmanın dünyayı nasıl bir hale sokacağını modelleyen haritaya başvurmakta fayda var. 4 derecelik ortalama sıcaklık artışının yüzyıl ortası kadar yakın zamanda söz konusu olduğunu vurgulayan açıklama, aciliyet ve tehditleri adeta yeniden tanımlıyor. Aktivistler 2 derecelik ısınmayı ve iklim değişikliğini “durdurmayı” tartışadursunlar, UNFCCC sürecinin mimarları katastrofla yüzleşmeye başladılar. Biraz da bu yüzden belki, şimdi karbon borsası yerine ya da yanına, karbon vergisi gibi daha etkin bir adımı gündeme almaya başlıyorlar. Karbon vergisinin toplumun tüm kesimlerine birden vurmasını daha önceki bir yazıda** konu etmiştim. Bundan sonraki bölümde 30 yıldır ekonomik önceliklere kurban edilen, verimlilik ve ticaret politikalarıyla geçiştirilmeye çalışılan küresel iklim değişiminin bilim-toplum etkileşiminde nasıl bir hal aldığını incelemeye çalışacağım.</p>
<p style="text-align: justify;">Hakikat ne şekilde işlerse işlesin bizim sosyal gerçeklik içinde kulaç atmaktan başka seçeneğimiz yok. Sosyal gerçekliği güçlü holding medyasının avucundan kurtarma çabasında küresel ısınma iletişimi ve söylemini dert etmeye, deşifre etmeye bireysel ve kolektif pratik içinde devam etmeliyiz.</p>
<p style="text-align: justify;">* <a href="http://www.globalcarbonproject.org/">http://www.globalcarbonproject.org/</a></p>
<p style="text-align: justify;">** <a href="http://www.nationalcenter.org/KyotoSenate.html">http://www.nationalcenter.org/KyotoSenate.html</a></p>
<p style="text-align: justify;">*** <a href="../2009/04/10/karbon-borsasi-karbon-vergisi-ve-karbon-algisi/">http://yesilgazete.org/2009/04/10/karbon-borsasi-karbon-vergisi-ve-karbon-algisi/</a></p>
<p style="text-align: justify;">Mehmet Ali Üzelgün</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2009/11/11/donulmez-aksamin-ufku-1-kyoto-kopenhag-kapatilmasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Alın Verin Ekonomiye Canınızı Verin</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2009/09/25/alin-verin-ekonomiye-caninizi-verin/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2009/09/25/alin-verin-ekonomiye-caninizi-verin/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Sep 2009 09:34:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Ali Uzelgun</dc:creator>
				<category><![CDATA[KöşeYazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=2589</guid>
		<description><![CDATA[WWF-Türkiye’nin başkanının simitçi rolünde oynadığı “ekonomiye can verin”  reklamlarını izlediniz mi? Bir kısım duyarlı işadamının “alın verin” şiarıyla rol aldığı bu kampanya bize toplumsal örgüyü bir güzel izah ediyor: Simit alınca biz, fırın da kazanıyor, fırına un satan toptancının işi yürüyor, unu yapan üreticinin de değirmeni dönüyor&#8230; “çıtır çıtır sıcacık ekonomi” oluyor. Herşey bibirine bağlı, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-2591" title="simit_2" src="http://yesilgazete.org/wp-content/uploads/simit_2-150x150.jpg" alt="simit_2" width="150" height="150" /><span class="drop">W</span>WF-Türkiye’nin başkanının simitçi rolünde oynadığı “ekonomiye can verin”  reklamlarını izlediniz mi? <span id="more-2589"></span>Bir kısım duyarlı işadamının “alın verin” şiarıyla rol aldığı bu kampanya bize toplumsal örgüyü bir güzel izah ediyor: Simit alınca biz, fırın da kazanıyor, fırına un satan toptancının işi yürüyor, unu yapan üreticinin de değirmeni dönüyor&#8230; “çıtır çıtır sıcacık ekonomi” oluyor. Herşey bibirine bağlı, insanlar, hayvanlar, simitler, ekoloji de böyle birşey işte, insanın bu keyifle adeta simit yiyesi geliyor.<br />
İşin içinde WWF geçince acaba sürdülebilir bir yaşam tarzı kurma yolunda simitin “kritik” rolüne mi vurgu yapılıyor diye düşünüyor insan. Elbette simitle olmuyor sadece, çıtır çıtır ekonomi çıtır çıtır yanan orman alanlarına kurulan tıkır tıkır tesislerle büyüyor anca. O tesislerde işlenen fıkır fıkır hammaddeyle üretilen gıcır gıcır fırınlar, klimalar, arabalar, çim kısaltma makineleri&#8230; Bu bankacı beylerin çıtır ekonomisi ancak sürekli tüketimle ısınıyor, simit de sıcacıklığın meraforu olsa gerek, çıtır çıtır sıcak paranın.<br />
Kapitalist üretim-tüketim kültürün doğrudan karşısında durmasa da, onu eğip bükmeye, kaynaklardan ibaret olmayan doğa konusunda eğitmeğe çalışan korumacı-lobici çevre hareketinden bakınız nerelere gelmişiz. Çıtır çıtır ısınmakta olan gezenin dev çevre kuruluşlarının adı “değirmen dönsün” çağrısı yapan reklamlara kadar girince, insan bir zamanların yeni siyaset alanlarından ekolojinin, sermaye tarafından bütünüyle ilhak edildiğini düşünüyor ister istemez. 20 yıl öncesinin çevre hareketleri için “Tüket!” çağrısı yapmak hicivden başka birşey olamazdı. Bugünün bankerleşmiş çevre kurumları içinse medyada görünür olmanın doğal hali: çıtır çıtır ekonomi, çıtır çıtır ekolojide bulunur.<br />
Çıtır çevreci söylemlerinde şu şekilde açıklanıyor bu durum: 1. Sürdürülebilir kalkınma ilkesine göre (ne demekse?), kalkınma ile doğa artık karşıt değildir, tamamlayıcıdır. 2. Kalkınmış ekonomiler çevreyi daha iyi korumaktadırlar (acaba?). 3. Ekonomik büyüme ve kalkınma son tahlilde doğa için iyidir (çünkü kalkınınca biz koruyacağız onu?). İnsanların, sosyal hareketlerin beyni nasıl yıkanıyormuş görmek için çevrecileri ibretle izlemek mümkün.<br />
Küreselleşmiş bir ekonomik sistemde hangi ekonomiyi nasıl yalıtıp çevreye duyarlı ilan edebilirsiniz ki, BP firmasının yeşil enerji yatırımlarını kafkas petrolleri finanse ederken? Ayrıca, Başbakan Erdoğan’ın 22 Eylül’de New York’da gerçekleştirilen “üst düzey” iklim değişikliği toplantısındaki değişiyle “endüstrileşme süreçlerini tamamlamamış” ülkelerin, bu süreci “tamamladıkları” zaman nasıl bir çevreyi koruyacakları sorunun ta kendisidir. Golf sahaları, eko-turizm merkezleri ve motorlu yarış parkurları şeklinde “değirmene” dahil edilerek korunan çevrenin tanımı, modernleşme sürecinde radikal şekilde değişmekte. Amaç, değirmenin dönmesi (ve çevrenin korunabilmesi) için alım-satım döngüsüne girmemiş (değerlendirilmemiş) bir atomun, patentlenmemiş bir molekülün dahi bırakılmaması gibi görünüyor. Sermaye doğanın her zerresi olarak zuhur ettiği, endüstrileşme “tamamlandığı” zaman değirmenin nasıl sürdürülebilir şekilde döneceği tekno-ilimsel metodlarla kolayca belirleniverecek. Burada altı çizilmesi gereken hiyerarşik kapitalist üretim biçiminin kendisini doğa ile özdeşleştirme girişimi; biriktirme ekonomisinin kendisini doğanın değirmeni ilan etmesi. Bu, hem bilim hem bürokrasi dünyasında uzun zamandır üzerinde çalışılan bir mevzu (Psikoloji biliminin gözde bulgusu baskınlık hiyerarşilerinden, halen Rocky dağlarındaki tekno-enstütüsünde araştırmalarına devam eden A. Lovins’in doğal kapitalizm kitabına kadar, mesela.) Ekolojik sınırlara temas eden küresel ekonominin sürdürülebilmesi için ne gerekiyorsa yapmaya hazırız: Simitse simit, nükleerse nükleer, hidrojenlisinden araba, zehir içermesin diye iki kat fiyatına “organik” hıyar&#8230; Hem ekonomiyi hem ekolojiyi kurtarmak mı istiyorsunuz, haydin alışverişe!</p>
<p>Bu absürd dünyayı kurtarma senaryosuna gönül vermiş çevre hareketlerinin ufukları ve icraatları, sermaye değirmeninden dökülen zerreler kadar yer kaplıyor, tıpkı bütçeleri gibi. Mesele bütçeden ziyade fikriyat ve cesaret meselesi, radikal değişiklikler gerektiği söylenip duruyor, ampullerden başka değişen pek birşey yok, Türkiye ona bile muhtaç durumda.<br />
Radikal değişiklikleri gündeme getirince hayalperest doğa sevicisi, ekonomi, sistem, insan düşmanı olarak yaftalanmak an meselesi. Halbuki söz konusu olan değirmenin un elemesine karşı bir tasavvurdan uzak olduğu gibi, değirmenin nasıl-hangi koşullarda döndüğü hakkında yalanlardan ve iluzyonlardan arınmış bir bakış açısı, hareket alanı üretmekten ibaret. Ancak “yeşil ekranlar” yeşile boyalı tekno-kapitalizm pompalarken, bunu hem doğal hem de doğa için en iyi (ya da tek) seçenek olarak sunarken epey zor iş. Ekonomi ve ekolojiye ilişkin bütün kritik kararlar basına kapalı “üst-düzey” görüşmelerde alınırken “dostlar alışverişte görsün” misali bir yönetişim tiyatrosunda oynamakla görevlendirilmiş çevre hareketi ve onun “medya dilimi”nin sahtelikleri ve iluzyonları sürekli didiklenmek ve sorgulanmak zorunda.<br />
Değirmen dönsün elbet, ama nasıl değirmenler döndüğünü de bilelim.<br />
***</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2009/09/25/alin-verin-ekonomiye-caninizi-verin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KARBON BORSASI, KARBON VERGİSİ VE KARBON ALGISI</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2009/04/10/karbon-borsasi-karbon-vergisi-ve-karbon-algisi/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2009/04/10/karbon-borsasi-karbon-vergisi-ve-karbon-algisi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Apr 2009 19:29:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Ali Uzelgun</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeşeriyorum]]></category>
		<category><![CDATA[enerji]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[karbon]]></category>
		<category><![CDATA[kyoto]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=1204</guid>
		<description><![CDATA[“Dünyanın üzerinde bir hayalet dolaşıyor, küresel iklim değişikliğinin hayaleti.”]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span class="drop">D</span>ünyanın üzerinde bir hayalet dolaşıyor, küresel iklim değişikliğinin hayaleti.<span id="more-1204"></span></p>
<p>2009’la birlikte Avrupa Birliği’nin dönem başkanlığını ülkesi adına devralan Çek merkez sağının devlet başkanlığına kadar yükselmiş ismi Vaclav Klaus, iklim değişikliği konusunda “radikal” fikirlere sahip. Çevreciliği “yeni komünizm” olarak nitelendiren Çek başkanı, “piyasanın gizli eli”nin ateşli savunucularından. Yeşil Parangalardaki Mavi Gezegen isimli kitabının Vashington’daki tanıtımında “..eskiden proleterya adına, şimdi gezegen adına.. insanı ve bireyin özgürlüklerini feda etmeye kalkışanlar”ın karşısına dikiliyor. Klaus’unki gibi bir merkez-sağın çirkin bir kabusu andıran liberalizminin etnik ya da cinsel azınlıklar, ya da sokaktakiler için özgürlük değil, şirketlere özel bir serbestlik olduğunu iyice bellemiş durumdayız. Avrupa Birliği’ne ulusal değerleri incittiği ettiği için karşı çıkan, Çek parlementosundan geçmiş eşcinsel birliktelik yasasını veto eden bu adam nasıl oluyor da AB’de bu kadar güçlü olabiliyor? Cevabı yeni yüzyılın ilk büyük mottosunda saklı: “it’s the economy stupid!” (ekonomi böyle, salak!(1)) Serbest piyasanın ateşli savunucusu bir ekonomist ve doğu blokunun biriktirme ekonomisine geçişinin etkin politikacılarından Klaus, iklim değişikliğinin, bir “hikaye” den ibaret olduğunu her fırsatta tekrarlıyor. Çevreciliği metafizik bir ideoloji olarak tanımlayan Klaus, “marketin gizli eli” nin bu tür sıkıntıların üstesinden geleceği fikrinde.</p>
<p><strong>Karbon Borsası</strong></p>
<p>Klaus gibi yüksek perdeden konuşmasalar da, böyle düşünenlerin çoğunlukta olduğu aşikar. Bunu küresel iklim değişikliği politikalarına kısa bir bakışla da söylemek mümkün. 2009 yılı itibariyle küresel iklim değişikliği gündemi, Kyoto Protokolü metninde kristalleşmiş liberal politikalar tarafından şekillendirilmekte. AB’nin “tarihsel sorumluluğu” alarak başı çektiği atmosferdeki (kirlilik yarattığı söylenen) gazların ticareti şu günlerde devam ediyor. Ekonomik kriz rüzgarlarıyla fiyatı 20 Amerikan dolarının altında gezinen 1 ton karbondioksit (eşleniği sera gazı) endüstri için öngörülen sözde-caydırıcı(2) rolünü bile oynayamıyor. Yılda atmosfere salınan sera gazı miktarı küresel olarak artmaya devam ediyor, petrol ve kömür madenciliği tüm gücüyle faaliyete -siyasi olarak da- devam ediyor, hükümetler ve firmalar ne kadar çevreci olduklarını anlatmaya devam ediyorlar, biz de iklim değişikliğini durdurmak için eylem yapmaya davet edilip duruyoruz.</p>
<p>Kapitalist üretim ve tahayyül biçiminin çevreye teması tek bir şekilde mümkün. Kıt kaynaklar olarak tanımlamak (işte suyu, havayı vs..), değer biçmek, ve ticarete açmak. Sonuncusu, Kyoto Protokolünün herkesin bilip doğallıkla kabul eder göründüğü doğasını yansıtıyor, kapitalizmin şimdiye kadarki en vahşi versiyonunu: sınırla-pazarla (cap-and-trade)</p>
<p>“Çevre”mizin bilimsel metodlarla tanımlanıp, sınırlanıp, ticarete açılması yoluyla “şimdiki ve gelecek kuşaklar için sürdürülebilir bir kaynak” olarak efektif’e çevrilmesinin sınırları ya da ahlaki sorunları üzerine gitmek yerine bunun ne için yapıldığını hatırlayalım: Ciddi bir risk arzettiği söylenen iklim değişikliğini kontrol etmek için. 2008-2012 yıllarının Kyoto Protokolü bu amaçla yürürlükte iken, “çevreye duyarlı küresel toplum”un 2012 sonrasında nasıl politikalara yöneleceği hararetle tartışılıyor. İlginç olabilecek gelişmelerden biri İklim Değişikiliği Çerçeve sözleşmesini takip eden 1992-1994 yıllarında tamamen terkedilen çevre vergisinin yeniden gündeme girmesi.</p>
<p><strong>Karbon Vergisi</strong></p>
<p>Küresel iklim değişikliği konusunda dünyanın en önemli bilim insanlarından NASA Goddard Enstitüsü başkanı James Hansen, 2008 yılında ABD kongresinde yaptığı konuşmasında, yeni başkanın, Kennedy’nin Ay’a gitme kararıyla eşdeğer bir insiyatif almak zorunda olduğunu belirtmiş; ve karbon vergisini zorunlu istikamet olarak göstermişti. Şu günlerde liberal çevre politikalarından taviz vermeyeceğini belirten Hüseyin Obama’yı karbon vergisinin faydalarına ikna etmeye çalışan Amerikalı bilim çevrelerinin yanı sıra, uluslararası iklim politikalarında da, 1990’ların başındaki havanın tersine bir rüzgar hissediliyor. İklim katastrofunu engellemek için “tüm yordamların seferber edilmesi” fikriyle, sınırla-pazarla (cap and trade) ve kirleten öder (polluter pays &#8211; “parası neyse verelim” diye çevirmek daha uygun belki) prensiplerinin bir karışımına doğru gidiliyor. Klaus’un temsil ettiği neo-liberal köktenciliğin yerine değil, ama üstüne yeşil vergiler konması, azgın kapitalizm döneminin sonundan ziyade, Çin, Hindistan, Türkiye gibi ülkeleri fosil yakıtlardan caydırmak amacı taşıyor. Bu şekilde, karbon vergisi ile karbon ticareti tartışması çok boyutlu bir politik mücadele alanı haline geliyor.</p>
<p>2009 BM Taraflar Konferansıyla birlikte bir küresel karbon vergisinin Kyoto liberalizmine alternatif-tamlayan olarak sunulması söz konusu olacak gibi görünüyor. Küresel ticaretin ulusal sınırları tacizinden rahatsız olan miliyetçi çevrelerin karbon vergisine sarılması olasılığını değerlendirmek gerekiyor. Çünkü “sınırla-pazarla” ve “parası neyse” aynı değerler sisteminin iki yüzü sadece. Karbon vergisi, karbondioksitin tonuna belli bir paha biçip atmosfere salınan sera gazı miktarının dalgalanmaya bırakılmasını; karbon borsası, karbondioksitin ton fiyatının dalgalanmaya bırakılıp pazarlanabilecek sera gazının miktarının sabitlenmesini ifade ediyor.</p>
<p>Karbon vergisi, Kyoto’nun neo-liberal kâr hezeyanıyla uluslararası gündemde pek yer tutmasa da, yeni bir mefhum değil. İngiltere başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde uygulamada olan vergi, şimdiye kadar bilindik yeşil vergilerin bir versiyonu olarak vuku buldu. Ancak küresel bir karbon vergisinin bambaşka bir anlamı olacağı aşikar; vergiden kaçınmanın imkansızlaştırılmasıya ve ülkeler arası “rekabetin dengeleri” bozulmaksızın daha yüksek vergiler getirilmesi söz konusu edilebilir. Daha zor bir soru, toplanan vergi hasılasının hangi küresel amaçlara hangi kurumlar, araçlarla seferber edileceği.</p>
<p>Uygulamada olduğu ülkelerde, ekonomi sıkışmaya başladığında yoğun  protestolarla geri ittirilen (son yılların akaryakıt protestolarını hatırlayabiliriz) yeşil vergiler, ekonomik göstergelere ziyadesiyle duyarlı modern kapitalist toplum için ekolojik göstergelerin ne kadar ırak olduğunu açık biçimde yansıtıyor. Eninde sonunda, kimse bu politik ekonomik “önlemlerin” yeni teknolojik icatlar (inovasyonlar) ve mühendislik çözümleri olmaksızın bir işe yarayacağını iddia etmiyor. Hatta, iklim değişikliği konusunda tek umudumuzun teknoloji olduğunu söylemek mümkün. Peki hangi teknoloji? Nasıl bir teknoloji? Temiz teknoloji, yeşil teknoloji?</p>
<p><strong>Karbon Algısı</strong></p>
<p>Sorunlarınızı teknik olarak tarif ettiğinizde pratik çözümleri söz konusu olur. Eğer elinizde teknik çözüm yoksa yasa yapar davranışları kontrol etmeye çalışırsınız. Teknik sorun çözüldüğünde (mesela atmosferdeki sera gazları miktarını istediğiniz gibi kontrol ettiğinizde) politika ya da yasa yapmanıza gerek kalmaz. Gidilen istikamet, beklenen kurtarıcı bu gibi görünüyor. 1970’li yıllardan itibaren, teknoloji geliştirme kudretine sahip kurumların ülkeler ya da üniversiteler değil şirketler olduğunu biliyoruz. Enerji sektörünün milyar dolarlık araştırma enstitülerinden çıkan en fosil yeni teknoloji ile hesaplaşma vaktimiz geldi: Karbon emme-gömme (carbon capture and sequestration – karbon yakalama ve saklama) teknolojileri, temiz kömür diye de anılan buluş, bugün en uygulanabilir temiz teknoloji olarak sunuluyor. Kirli olduğu tespit edilen etkinlik (ör: kömür yakıp elektrik üretme) yeni uygulamalar eklenerek temiz hale getiriliyor.</p>
<p>Teknik sorun çözülmüş oluyor, karbondioksiti atmosferden belki de yüzyıllarca saklayacak haznelerle birlikte. Tüm çevreciler memnun, ama en çok kömür- petrol madencisi çevreciler memnun, zira bu teknoloji ile onların iş hacmi ikiye katlanmış oluyor. Arzın derinliklerinden kazıdıkları hidrokarbonları parçalayıp sattıktan sonra götürüp atıklarını (çevreci bi şekilde) gömmeleri gerekiyor(3) . Acaba bu işin maliyetini kim karşılayacak? Eh tabi, hepimiz iklim değişikliğini kontrol etmek için üstümüze düşeni yapmalıyız, değil mi? Gezegen için, malum..</p>
<p>Geliştirilebilecek sayısız teknolojik (ve politik) seçenekler arasında karbonu gömerek fosil ekonomisinin uzatmalarını oynama çabası petrol ve kömür şirketleri açısından son derece anlaşılabilir. Peki çevrecilikten, sürdürülebilirlikten söz eden ciddi politika dökümanlarında böyle bir uygulamanın ne işi olabilir? Bunun cevabını tekno-bilimin üretim koşulları(4) ile siyasetin ekonomi tarafından iğfal edilişinden başka bir yerde aramaya gerek yok.</p>
<p>Pornografik kapitalizm, emmeli gömmeli yeni teknojik atılımlarla gezegeni kurtarmaya ve yeşil fasatlar üretmeye devam ederken, iki durumu saptamak gerekiyor: 1. Çevresel yıkıma yol açanlar dahil her kurum ve durumun çevreci, ekolojik, yeşil olma trendine girdiği yeşil kapitalizm döneminde hiçbir siyasi önerme ve eylem sadece çevrecilik iddiası ile değerlendirlemez. Her yeşil teknolojik ve politik önerme, ister vergi ister ticaret ister teknoloji olsun, toplumsal gidişatın bütünlüğü içinde değerlendirilmelidir. Savunma bütçelerini sorunsallaştırmayan hiçbir hükümet, faaliyetinin toplumsal faydasını ve ekolojik sonuçlarını sorgulamayan hiçbir şirket, ve bunları teşhir etmeyen hiçbir çevreci kurum samimi değildir. 2. İklim değişikliği dahil her çevresel problem sadece teknik değil, aynı zamanda toplumsal, kültürel, tarihsel olarak görelidir. Bugünün somut ve uygulanabilir çözümleri yarının sorunları olmaya adaydırlar ve bugünün gerçekçi talep ve uygulamaları, yarının kaçırılmış fırsatları, ilkellikleri, büyük yalanlarıdır.</p>
<p>Karbonsuzlaştırma, temiz enerji, yeşil enerji, sürdürülebilirlik, yönetişim, bölgesel ortaklıklar gibi başlıklar altında dünyayı kurtarma hezeyanı içerisinde kabul etmemiz beklenen her öneriyi toplumsal bağlam ve geliştirildiği pratik içerisinde incelemek zorunluluk halini alıyor. Kurtulunmaya çalışılan karbon bileşikleri ile, kabonun kurtulmamız gereken bir element olması algısı ile etkin bir çevrecilik üretmek mümkün görünmüyor. Yeraltından çıkarmayı sürdürdüğümüz madenlerin, petrolün, “doğa”nın -organiğin -çevrenin ta kendisi olduğu farkındalığı ile hareket etmek gerekiyor. Kurtulmamız gereken şey karbon değil, pekala onu tanımlayıp işleyip işlevselleştiren algımız olabilir.</p>
<p>____________</p>
<address> 1)  “It’s the economy stupid” sloganını siyasete sokan, 1992’deki ABD başkanlık seçimlerindeki kampanyasıyla  Bill Clinton olmuştu.</address>
<address>2)  Sözde-caydırıcı diyorum, çünkü BM İklim Değişikliği Çerceve Sözleşmesi ile saptanıp Kyoto Protokolü ile sınırları çizilen müdehale yöntemi özünde zengin ülkelerdeki “kirleticileri” kendi aralarında ya da fakir ülkelerde enerji yatırımı yapmaya davet etmekten başka pek bir şeye sevketmiyor. Küresel bir “kaynak” olan atmosferin regulasyonu, marketin elinde daha ucuza geliyor, hepsi bu aslında. Başka bir deyişle, küresel rüşvet zinciri son sürümüyle temiz kalkınma mekanizması adıyla işliyor. Kim için ucuz, kime-neye göre ucuz, yapılan yatırımlar kime-neye göre temiz, bu tür sorular hala tartışmaya pek açık gibi görünmüyor.</address>
<address>3)  Bacalardan ya da doğrudan atmosferden CO2’nin emilmesi sonrasında, karbonu gömmek için okyanus tabanı ve yeraltı oyultuları araştırılıyor. Eski madenlerin bir kısmının bu işlem için uygun hale getirilmesine çalışılıyor. İşleminin ne kadar ekolojik olduğunun kontrol edilmesi için çevreci bir kaç sivil kuruma bir kaç proje yaptırmak da işin medyatik boyutu oluyor.</address>
<address>4)  Bilim yerine teknobilim diyorum, tıpkı siyasetin ekonomi tarafından iğfal edilmesi gibi, bilimin de teknoloji tarafından iğfal edilişini imlemek için. Üretilebilecek teknik-bilimsel çözümler, sponsor firmaların pazar payını ve etki alanlarını artırdıkları ölçüde kıymetli –ve gerçekçiler.</address>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2009/04/10/karbon-borsasi-karbon-vergisi-ve-karbon-algisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
