Yeşil Gazete'ye Hoş Geldiniz

AKTÜEL YEŞİL GAZETE

Paneli Kapat

Üye Girişi

Şifrenizi mi kaybettiniz?

Henüz üye değil misiniz? Üye olun!

RSS

AKP’ye Muhalefet – 3 Oca 29

yazan: Ümit Şahin | Yazdır |

Geçen hafta içinde Başbakan Erdoğan’ın iki önemli açıklaması oldu.

Erdoğan, yaptığı bir konuşmada direnen Tekel işçilerinin (veya sendikaların) hükümeti değiştirme gibi bir güçleri olmadığını söyleyerek meydan okuyordu. Hükümetin genel grevle devrilmesi ihtimalini askeri darbeyle karıştırmış gibi görünen Erdoğan’ın bu sözlerinden yansıyan zihniyet önemli. “Bizi millet getirir, millet götürür” diyen, böylece darbecilere karşı mesaj vermeye çalışır görünen Erdoğan, aynı zamanda o binlerce Tekel işçisinin arasında kendi partisine oy vermiş (ve herhalde bir daha vermeyecek) kaç işçi olduğunu hesaba katmıyordu.

Oysa bu direniş başka yerlere yayılırsa hükümetiniz bal gibi gidebilir. Alacağınız oy azalacağı için seçimi kaybedebilirsiniz, ya da ciddi bir genel grev ve toplumsal huzursuzluk durumunda parti içinde yaşanacak bölünmelerin ardından gelebilecek bir gensoruyla hükümetiniz düşebilir. Bunlar gayet demokratiktir ve bu durumlarda sizi götüren de “millet”tir.

Ama Erdoğan burada kendini her durumda destekleyen blok bir taraftar kitlesi olduğunu varsayan, toplumu kendisinden olan ve olmayan diye kategorize eden antidemokratik anlayışını bir kez daha sergiliyor, üstelik bu sefer “işçileri” kendisinden olmayan kitleyle eşitlemek gibi tehlikeli sulara yelken açıyor. Oysa o işçiler, o yoksullar oy vermeseydi, AKP herhalde biraz zor tek başına iktidar olurdu.

Erdoğan yaptığı bir başka konuşmada ise Balyoz darbe planını zamanında bildiğini söyledi, ama bir önlem alıp almadığını da tam olarak açıklamadı. Daha da beteri Erdoğan’ın darbelere karşı eylem yapıp Emasya protokolünün iptali, Başbuğ’un görevden alınması gibi talepleri dile getirenlere ve kendisini daha aktif önlem almaya çağıran bazı köşe yazarlarına çıkışıp “beni gaza getiremezsiniz” demesi ve “zaten risk aldıklarını” söyleyerek bir anlamda aba altından sopa göstermesiydi.

Başbakan gaza gelirse ne olur? Askerin siyasete müdahalesini mümkün kılan koşulları ortadan kaldıracak yasal değişiklikleri yaparsa ne olur? Emasya protokolünü iptal ederse, TSK’nın iç hizmet kanunundaki meşhur darbe maddesini kaldırırsa, Genelkurmay’ı Milli Savunma’ya bağlarsa ne olur?

Daha da ileri gidelim. Askeri darbeleri mümkün kılan ve karşı olduklarını söyledikleri darbe dönemlerinin ürünü olan yasaları, en önemlisi de siyasi partiler ve seçim yasalarını değiştirir, %10 barajını kaldırırlarsa ne olur? Bu durumda mümkün olmaktan çıkan sadece askeri darbeler mi olacaktır, yoksa aynı zamanda kendi iktidarları mı?

İşte AKP’nin gerçek bir demokrasi mücadelesi verememesine neden olan temel sıkıntıları burada yatıyor.Tıpkı işçilerin hak mücadelesine olan alerjisinin sadece sahip olduğu paternalist ideolojiden kaynaklanmaması gibi bu da pratik bir mesele… Çünkü grevli, toplu sözleşmeli sendikal hakları ve iş güvenceleri yasalarla güvence altına alınmış işçiler kendilerinin ve temsilcisi oldukları kesimlerin düzenini bozacaktır. Çünkü AKP tüccar zihniyetli bir patron partisi…

AKP’nin gerçek bir demokrasi mücadelesi veremeyip, darbeleri mümkün kılan ortamla böyle bıçak üstünde bir ilişki kurması da sadece savunduğu temel ideoloji ile ilgili değil.

Çünkü darbeleri mümkün kılan bu ortam aynı zamanda AKP iktidarını da mümkün kılıyor.

Nedenleri basit.

Temsil adaletini sağlayan barajsız bir seçim sistemi insanların gerçekten tercih ettikleri partilere oy vermesini sağlayabilir, toplumsal muhalefetin ayağına dolanan zincir kırılır ve AKP ya da benzeri bir partinin bedavadan iktidar olması o kadar da kolay olmaz.

Bu durumda mecliste Kürt halkının temsilcileri hak ettikleri sayıda yer alabilir, hatta koalisyonlar yoluyla hükümete girebilir ve devletin Kürt sorununda çözümsüzlükten beslenen ve aslında bir anlamda AKP’yi de besleyen siyaseti çökebilir.

Bu durumda muhalif görünümlü devlet partileri değil, halkın çıkarlarını savunacak gerçek muhalefet partileri Meclis’te hükümete kök söktürmeye başlayabilir.

Siyasi partiler yasası demokratikleşirse AKP’deki ve diğer devlet partilerindeki merkezden belirlenen delegelik sistemi, liderlerin iki dudağının ucundaki örgüt yönetimleri, tepeden atanan ve mecliste her şeye parmak kaldıran vekiller devri sona erebilir.

Askeri darbeleri de mümkün kılan antidemokratik yasalar değiştirilirse, işte o zaman toplumsal gösterilerle, genel grevlerle ve halkın siyasete doğrudan katılımıyla bu hükümet ve benzerleri ‘millet tarafından’ ve gerçek anlamda ‘sokakta’ götürülebilir.

Bu nedenle AKP bu darbe girişimlerinin hem hedefi ve mağduru, hem de halihazırda askeri darbelere zemin hazırlayan ve askere bu cüreti veren sistemden en fazla çıkar sağlayan partilerden biri durumunda. Çünkü AKP bu rejimin mümkün kıldığı bir siyasi iktidar.

Bu kadar bıçak üstünde statükoyu korumaya çalışmak da kolay iş değil doğrusu…

Şu anda AKP’nin önünde bir yıldan daha az bir zaman var. Eğer önümüzdeki sonbahara, yani seçimlerden önceki son 6 aya dek belki Anayasa’yı değil, ama bütün bu antidemokratik yasa ve genelgeleri temizleyecek ciddi bir demokratikleşme paketi hazırlığına girişmezse, AKP’nin askeri darbeler döneminin ürünü ve faydalanıcısı olduğu, artık ironik bile olmayan, kaba bir gerçeklik halini alacak.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde AKP’ye muhalefet sadece sosyal politikalar, insan hakları ve ekoloji temelinde değil, aynı zamanda AKP’nin de bir parçası olduğu bu antidemokratik cendereyi kıracak bir demokrasi mücadelesi temelinde olmalı.

Bu tartışma daha en az bir yazı kaldırır. Devam edeceğim.


Yazar Ümit Şahin isimli 1969’da İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden 1991’de mezun oldu. Aynı fakültede fizik tedavi ve rehabilitasyon ihtisasını bitirdi. İstanbul Üniversitesi’nde halk sağlığı doktorası yaptı. 2001’de Kudüs Hebrew Üniversitesi Halk Sağlığı Okulu’ndan halk sağlığı master derecesi aldı. Halk sağlığı alanında ağırlıklı olarak çevre sağlığı ile ilgili çalışmalar yaptı. 1990’ların başından bu yana yeşil hareketin, insan hakları hareketinin ve nükleer karşıtı mücadelenin içindedir. 1998 yılına kurulan ve kurucuları arasında olduğu Çevre İçin Hekimler Derneği’nde genel sekreter, başkan ve ikinci başkan olarak görev yapmıştır. Uluslararası Çevre İçin Hekimler Birliği (International Society of Doctors for the Environment – ISDE) yönetim kurulu üyesidir . Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nda gönüllü ve bir dönem profesyonel olarak çalışmıştır. Türkiye Yeşilleri’nde basın-yayın koordinatörü ve iklim değişikliği sözcüsü olarak görev yapmıştır. 2008 yılına kurulan Yeşiller Partisi’nin kurucuları arasındadır. Partide kuruluşundan itibaren 9 ay eş sözcülük yapmıştır ve halen de MYK üyeliği görevini yürütmektedir. Pastoral, Değirmenlere Karşı, Akkuyu Postası, Hekim Forumu, Yeşil Gazete gibi gazete ve dergilerin yayın kurullarında çalışmıştır. İstanbul Tabip Odası’nın yayın organı olan Hekim Forumu’nun bir dönem editörlüğünü yapmıştır. 2003 yılında yeşil politika ve özgürlükçü düşünce dergisi Üç Ekoloji’yi kurmuştur. Çeşitli dergi ve gazetelerde (Üç Ekoloji, Birikim, Mesele, vb.) ekoloji, yeşil politika ve çevre alanında yazı ve makaleler yayınlamaya, çeviriler yapmaya, “Yeşil Düşünce ve Ekoloji” seminerleri vermeye devam etmektedir. Yeni İnsan Yayınevi’nde yayını süren Ivan Illich’in bütün eserlerinin dizi editörlüğünü yürütmektedir. Ömer Madra ile yaptığı söyleşilerden oluşan “Niçin Daha Fazla Bekleyemeyiz: Küresel Isınma ve İklim Krizi” adlı kitap 2007’de Agora Kitaplığı tarafından yayınlanmıştır. Ayrıca Özgür Üniversite Kitaplığı’ndan çıkan ve editörlüğünü Fikret Başkaya’nın yaptığı “Küresel Kapitalizmi Meşrulaştıran Söylemler” kitabında “Sürdürülebilir Kalkınma” başlıklı bölümü yazmıştır. Editörlüğünü, eş yazarlığını ve bölüm yazarlığını yaptığı çevre sağlığı ve insan hakları ile ilgili çeşitli akademik kitaplar vardır. Halen Üç Ekoloji dergisinin yayın yönetmenliğini, Çevre İçin Hekimler Derneği YK üyeliğini ve Yeşiller Partisi MYK üyeliğini yürütmektedir. Açık Radyo’da Çarşamba sabahları 10:30’da (Ömer Madra ile birlikte) “Açık Yeşil”, ve 14:30'da Agnus Dei (Barok'tan Çağdaş Döneme Klasik Müzikte Nasıralı İsa) adlı radyo programlarını hazırlayıp sunmaktadır. Ayrıca İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde “Çevre Haberciliği” dersi vermektedir. Yazara e-posta gönderin | Yazarın tüm yazıları Ümit Şahin | Kategori: KöşeYazıları | Etiketler: ,

ads ads ads

Bir Yorum, Yorum Yapın ya da Ping

  1. Durukan Dudu

    1

    Yazıdaki analizlere tamamen katılıyorum. Türkiye toplumunda farklı sosyal dinamikler ve güçler arasındaki ilişkilerin, rekabetin, ittifakların ve çekişmelerin son 10-15 yıldır (ve özellikle de son 3-5 yıldır) nasıl da tepetaklak olduğunu da düşünürsek iyice bir anlam kazanıyor bu analizler. Öyle bir geçiş aşamasındaki Türkiye toplumu, sisteme “bu benim acayip yararıma olur” ümidiyle koyduğunuz bir katkı (girdi) size acayip zarar veren bir çıktıya dönüşebiliyor… AKP nin kendisini yok etmeye çalışırken yağla balla besleyen yobaz militarist anlayış için de geçerli bu; AKP nin “bir numaralı düşman ve birincil mücadele alanı” olarak ilan ettiği “mevcut sistem” sayesinde ayakta kalması için de..

    Tüm bu karanlık labirentler içinde ilerlerken yapılması gereken, kanımca, değer bildiklerini önüne fener niyetine katıp etrafında olanlarla dikkatini dağıtmadan (ama olanları izleyip değerlendirmekten de vazgeçmeden) ilerlemek tünelin ucundaki ışığa doğru.

    Please continue discussion on the forum: link

    29 Oca

“AKP’ye Muhalefet – 3” isimli yazıya Yorum Yazın.


Fransa’da Irkçı Afiş Yasaklandı

Fransa’nın güney illerinden Marseille’de mahkeme milliyetçi Front National (Millî Cephe) ...Haberin Devamı →

İngiltere “Tükeniyor”

İngiltere'de yaklaşık 500 hayvan ve bitki türünün son iki yüzyılda ...Haberin Devamı →

Sponsor

ads

Etiketler

Kategoriler

Fransa’da Irkçı Afiş Yasaklandı

Fransa’nın güney illerinden Marseille’de mahkeme milliyetçi Front National (Millî Cephe) ...

Yazının Devamı →

8 Mart: Dükkanlarda Bugün İndirim VMağazaların tabelalarında bugün indirim var. Kadınlara özel ! Bugün “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” ya da “sosyalist jargonu” eleştirenlerin deyimiyle bugün “Dünya Kadınlar Günü”… Veyahut Duygu Asena’nın ironisiyle “365 Günün Sultanı” bugün. Mahya asalım, tüm feodal beyliklere… Kadın emeğini sömüren fabrikaların bacaları arasına…Hoşgelmiş diyelim Sultanımız. Mesala Desa’ya asalım koca bir mahya, ışıklı ışıklı… Patron, kadınlar gününe özel belki birer çanta verir kadın işçilerine, ya da “işçi kadın”lara… Unutturur belki geçen yılki işten attığı kadınları, fazla mesaileri küçük bir çantayla… İşçilerin bir saatte, belki otomasyonla 5 dakikada ürettiği maaşları ayarındaki çantayla… Kırmızı rujlarını sürsün bugün kadınlar, mini eteklerini giysin, zifiri karanlık ortasına çıksınlar bugün.Ama korkmaca olmasın bugün, çekinmece de. Korktuk altlarında sıkı sıkı tuttukları çantalarını almasınlar yanlarına, son aranan numaraya bir erkek yereştirmesinler evden çıkarken… Bütün ihtişamıyla yürüsünler, arkak sokakta aylak aylak gezen herhangi birisi gibi… Gebzeye bugün beyaz bir duvak gönderelim.Ertesi gün aynı trenle geri dönsün… Ama kirlenmeden… Bembayaz… Bugün bütün erkek polisler izine çıksın. Değil kadınlar. Erkekler çıksın tatile. Kadınlar korusun bizi. Tarlabaşı’ndan inerken, sohbete dursun bir travestiyle kadın polis. Dertleşsinler sabaha kadar. Ya da Harbiye yoluna çıksın, dövülen seks işçisi kadınları görsün…Korusun… Belki de, “bu fahişeyi mi koruyorsun?”u duyup bir tekme de o yesin, azgın bir magandadan.. Sonra kadın polis, sorsun kendine birşeyler. Ya da polis kadın… Bugün tüm analar kız çocuğu doğursun mesela… Narin ağlama sesleriyle sarsılsın dünya… Babaları kahveye gitsin koşa koşa, kahvede poker oynayan tüm adamlara çay söylesin “benden herkese demli bir kaçak çay” narasıyla… Meclise bugün kadınlar gelsin bir tek…Ya da ,ya da eşlerinin altından, yıldızlı vekil rozetlerini döşlerine taksınlar, otursunlar en rahat koltuklara… Meclis Başkanı da bugün kim olsun mesala… Pınar Selek olsun misal… Sabiha Gökçen mi?.. O da olur; Sebahat Tuncel de olur aslında… Ya da-a-a Sennur Sezer, en şairane sesiyle açsın oturumu…Takır takır kaldırıp indirsinler Ana-yasamızı… *** Ya yarın?.. Herkes eski biçilen “rol”üne devam mı eyleyecek?.. *** Mağazaların tabelalarında bugün indirim var. Tek taş pırlantalar bile mor renge bürünmüş bugün. Kadınlara özel! Bugün “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” ya da “sosyalist jargonu” eleştirenlerin deyimiyle bugün “Dünya Kadınlar Günü”… Kimisi “Cennet anaların ayakları altındadır” edebiyatıyla, biçilmiş kaftanıyla örter kadını, ritueli gösterir kadına/kadınına, en yüce/ilahi hediyeyle. Kimi “Erkek şiddetine son”, “Tacize son”… Kimi “Eşit işine eşit ücret” talep eder, büyük sermayesinden patronun. Kimi de küçük bir mor pırlanta koparır kocasından, plazada yanan ışıklar da morartılır! Koca Mart’ı morluklarla geçirir, ondan bundan habersiz kimisi de. Kapitalizme entegre olmuş cinsiyetçilik: İşçi Kadın-Kadın işçi 1857 yılında Newyork’ta çalışma koşullarına karşı direnen dokuma işçisi kadınların grevine polisin uyguladığı baskı ve tekabülünde çıkan yangında, 129 tane işçi kadının can verdiğini kimse unutmadı. 1910 yılında 2. Enternasyonel’e bağlı Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda Clara Zetkin’in; 129 işçi kadın anısına 8 Mart’ın “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” ilan edilmesi önerisinin direkt kabul edilişini de unutmadı kimse. 1975 yılına kadar düzenli/düzensiz kutlanan , 1977 yılı Birleşmiş Milletlerin “Dünya Kadınlar Günü” çıkarmasıyla daha da kurumsallaşan gün; Türkiye’de 1975′den itibaren daha yaygın kutlanmaya başladı. 1970 li yıllarda Amerkida iş hayatında ırk ve cinsiyete göre yapılan ayrımcılığa karşı seslerini yükselten emekçi kadınlari ücretlerin iyileştirilmesinden, kayıt dışı çalıştırılmaya, cinsiyete bağlı iş istihdamını ortadan kaldırmaya kadar, kapitalizmle entegre olmuş cinsiyetçiliğin eleştirisini fabrikalarda başlatarak kadın hareketını başlattılar. 1970′lerden sonra büyüyen kadın hareketi pozitif ayrımcılık tartışmlarına kadar gitti. Tartışmalarla sınıfın toplumsal cinsiyeti üzerine deneyimler sağladılar. Hatta cinsiyet ayrımının yanında ırksal ayrımdan dolayı “öteki” addedilenlerin iş sahasında ayrımclığını(job seggration) engelleyen, ayrımcılığı önleyici yasalar (anti-discrimination laws) kazanımlarının, daha sonra “modern kadın hareketine” katkısı yadsınalamaz. Türkiye’de ise 1980 sonrasında dağıtılan sol oluşumların arasından küçük bir grup entelektüel kadının bir araya gelmesinden oluşan Feminist hareket ise daha çok cinsiyet(gender) ve cinsellik(sexuality) özerine odaklanan gruplar oldu.1975′den itibaren daha düzenli kutlanılmaya çalışılan 8 Mart, 1980 darbesi sonrası 4 yıl sekteye uğratıldı. 1980 darbesi sonrası, sosyalist bileşkelerin kadınların mücadelerine bir armağanı, mücadeleyi anma günü olana 8 Mart, siyasi partilerin kadın örgütleri ve Türkiye’de hızlanan Feminist hareketin sahip çıktığı noktalardan birisi olarak gündeme oturdu.1980-1990 arasından Feminist hareket hızlı bir yükselişe geçti, Feminist hareketin kadın görünürlüğü ve hak alma mücadelesinde bir boşluğu doldurduğu su götürmez bir gerçek iken, sol- sosyalist partiler kadın mücadelesinde sınıfın toplumsal cinsiyeti politikası ile, 80 sonrası yok edilmeye çalışılan sınıf hareketinin içinde çırpınarak da olsa mücadelesini sürdürürdü.Teorik ve pratik anlamda, kadınların bu hak mücadelesine yeri/günü geldiğinde bir “sınıf” mücadelesini kısmen hakkını veren sosyalist partiler, kadın cinsel/beden kimliği üzerinden yapılan acımasız baskılara karşı politika üretemenin ve pratik yoksunluğunun getirisi/götürüsü olarak kadın hareketini tam manasıyla oluşturamadı. Diğer yandan;Türkiyedeki Feminist örgütler, Birlemiş Milletler Kurulunun “emekçi” lafını çıkarmasını pek de umursamayan -veyahut kapitalist sistem içerisinde tüm kadınların – eve emeği gibi- emekçi olduğu gerçeğini göz önünde tutarak – “sosyalist jargonun” emekçi ibaresi ve kadın emeği hakkı mücadelesinde geri kalan, daha çok orta sınıf ve küçük burjuva içerisinde örgütlenen bu hareketler, kadın hareketi içerisinde yerel ağız oluşturamadı. Ama son yıllarda Femisit hareketin kısmen de olsa alt sınıf söylemleri ve pratik örgütlenmeleri, sosyalist camianın toplumdaki kadının cinsel/beden algısı hakkındaki bilinçlenme hali kadın hareketi açısından gözden kaçırılmayacak durumlar oldu. Kadın Mücadelesinde Erkekler Feminist hareketin örgütlendiği orta sınıf entellektüel ağız; bu hareketi alt sınıftan kendini koparırken, toplum gözünde oluşturdukları “femist erkek algısı” çoğu çevre tarafından eleştirildi. 8 Mart’ın kadınlara özel, sadece kadınların kutlama günü hareketi, diğer camialar tarafından “erkek düşmanlığı” diye algılanırken, kadın örgütleri kendi açıklamasını oluşturmuştu: “Anti-ataerkilizm” Yüz yıllardır süren biyolojik ayrımın ahlak algısına infiltre olduğu, kadının her ortamda ikinci plana atıldığı bir dünyada kadınların kendi mücedelesinde insiyatif/görev almaları için erkek hegomanyasının “bir günlük” kırılışı idi bu. Ama kadın mücadelesinin erkek algısının, toplum ahlak yapısının bir birleşeni olan erkekler tarafından anlaşılmazlığı ve bu ahlak yapısının tüm birleşenler tarafından yıkılması ya da zamanla revize edilmesinin yolunun birleşik bir mücadeleden geçtiği de göz ardı edilmemeli idi. Öte yandan kapitalizmin insan emeğine yükeldiği misyon yani kadını fabrikanın ithal yedek parça alıgısı ve bu yedek parçayı en ucuza indirgeme çabası,(dünyadaki işlerin %66’sı kadınlar tarafından görülüyor. buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak %10’una, dünya’daki mal varlığının ise % 1’ine sahipler.) kadın-erkek emek mücadelesinin kazanılmasında bu iki bileşenin ne kadar mühim olduğunu gösterme yolunda herkesi sınamaya devam ediyor. Bunula birlikte Feminist hareket içerisinde meyadan gelen sosyalist zemin üzerinden feminist dünya özlemi, salt kapitalizmin kadın algısının yıkılmasıyla feminist dünyanın gerçekleşmesinin gerçekleşmesi imkansız bir dünya olması, sosyalist bilinçlenmeyle feminist bir hareket yaratmaya, ve sosyalist partileri ise kadının cinsel/beden politikası üretmeye, toplumun düşünce yapısına yerleşmiş olan kadın üzerinden beslenen ahlak hegamonyasını eleştirmeye/bilinçlenmeye itmiştir Yani, gelişen durumlarda Feminist hareket kendini emek eksenine yakınlaştırırken, sosyalist harketinin kadının cinsel/beden’i üzerinden yapılan baskı/ayrımcılığına karşı politikasını şekillendirmesi totalinde daha oturaklı bir kadın hareketi doğuracağının müjdesi iken, çoğu sol sosyalist partilerinde bir sorunu olan, alt sınıfa inememe olgusu kadın mücadelenin de mihenk taşlarından birisi olarak durmaktadır… Türkiye’deki tüm kadın hareketi; kapitalizminde içerisinde şekillenen cinsiyet algısı ve oluşturulan cinsiyetçilik ve gelenekselleştirilmiş olan ahlak yapısınına karşı mücadele ve sınıfın toplumsal cinsiyet algısını oluşturarak, sınıfsız sömürüsüz-eşit bir dünya özlemini gerçekleştirme yolunda ileriliyor. *** Mağazaların tabelalarında bugün indirim var. Kadınlara özel! Beyoğlunda, en güzel çiçekleri satan Roman kadınlar yoğun bugün…En çok satılan çiçek Leylaklar…Mor mor… Roman kadın satıyor çiçekleri, paralı eşlerine kadınların… . Bugün “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” ya da “sosyalist jargonu” eleştirenlerin deyimiyle bugün “Dünya Kadınlar Günü”… Roman Kadın yoruldu bugün… Geçmiş olsun…ar

Mağazaların tabelalarında bugün indirim var. Kadınlara özel ! Bugün “Dünya ...

Yazının Devamı →

Abone Olun

E-posta adresinizi girin: