Yeşil Gazete'ye Hoş Geldiniz

AKTÜEL YEŞİL GAZETE

Paneli Kapat

Üye Girişi

Şifrenizi mi kaybettiniz?

Henüz üye değil misiniz? Üye olun!

RSS

AKP’ye Muhalefet – 2 Oca 26

yazan: Ümit Şahin | Yazdır |

AKP hükümetine muhalefet meselesinin neden başlı başına bir konu olduğunu son bir haftadır yaşanan olaylar biraz daha netleştirdi. Öyle ya, AKP Türkiye’nin gördüğü ilk sağcı hükümet değil. Yanlış politikalar yürüten, demokratik olmayan uygulamalara yönelen, halkın değil belli çevrelerin çıkarlarını kollayan ilk hükümet de değil. Öyleyse AKP’ye muhalefeti, benzer politikalar uygulayan önceki hükümetlere karşı yürütülen muhalefetten farklı kılan, daha doğrusu bunu bir tartışma konusu haline getiren bir şey, gerçekten var mı?

Evet,var.

İki nedenle:

1. AKP Türkiye’nin yakın tarihinde iktidarı boyunca sürekli askeri darbe tehdidi altında yaşamış tek hükümet. (Refah Partisi hariç. Ama zaten hem o tehdidin gerçeğe dönüşmesi kısa sürmüştü, hem de AKP, Refah çizgisinin bir varyasyonu olduğu için bu büyük bir istisna sayılmaz).

2. AKP’ye karşı 2002’den bu yana yürütülen sistematik (ve baştan aşağı yanlışlarla dolu) muhalefet bambaşka temellere oturuyor.

AKP, 2002 yılı sonlarında tek başına iktidar oldu. Son üç yıldır birbiri ardınca ortaya çıkan belgeler bir yapbozun parçalarını bir araya getirircesine ortaya koydu ki, askerler AKP’nin 7 yıllık iktidarı boyunca sadece sözlü müdahalelerde bulunup hükümete kısıtlı düzeylerde ayar yapmakla kalmamış, ‘kesin çözüm’ için sürekli yeni planlar hazırlamışlar. AKP’ye yönelik ilk darbe planının tarihi hükümetin kurulmasından hemen sonraya, yani 2002’nin Aralık ayına denk geliyor, üstelik 28 Şubat müdahalesini yapan aynı kurmaylar tarafından planlanıyor. Bu da Refah-AKP çizgisine karşı yıllarca süren bir ‘sürekli darbe’ stratejisinin varlığını ortaya koyuyor.

Neyse ki, şartlar, toplumun hazır hale getirilememesi,ordu içindeki fikir ayrılıkları ve muhtemelen ABD’nin planları onaylamaması sayesinde yeni bir 12 Eylül ihtimali sadece kağıt üzerinde kalmış. Bu dönemde darbe olmaması nedeniyle (ve belki de şartları olgunlaştırmak için) yapılan Danıştay saldırısı, Hrant Dink suikastı gibi olaylar topyekun bir darbenin yerini almış.

İşte bu durum AKP iktidarının özel durumuna (uzun yıllar sonra kurulan -ve üstelik İslamcı siyasetten gelen- ilk tek partili hükümet olması) bir özellik daha katıyor: AKP iktidarı kendini korumak için çok partili seçimlere dayanan rejime sahip çıktığını sürekli vurgulamak, bunun için harekete geçmek (Ergenekon soruşturması gibi) ve böylece demokrasinin temel şartlarını savunmak durumunda kalıyor. İlk yazımda da vurguladığım gibi böyle bir düşünsel temeli ve önceliği olmadığı, bunu diğer uygulamalarında ve Başbakan’ın muhaliflerine karşı üslubuyla da defalarca kanıtladığı halde…

Toplumdaki demokrat insanlar, yani darbelere ve her türlü askeri müdahaleye karşı olan, demokrasinin kurumsallaşmasını isteyen, temel hak ve özgürlükleri savunan kesimler de (sadece aydınları değil, toplumun geniş kesimlerini kastediyorum) AKP’nin bu hassasiyetine destek oluyor.

Bu da bizi yukarıdaki ikinci başlığa taşıyor: Geçen 7 yıl boyunca AKP’ye en sert muhalefetin öncülüğünü yürüten ve bu yolda temel demokratik hassasiyetleri bile önemsemeyen parti ve kesimler kimlerdi? Ve bu kesimler yürüttükleri bu muhalefeti hangi temellere dayandırmışlardı? Ve de belki en önemlisi, başarılı oldular mı?

Bu soruların yanıtlarını herkes biliyor. Büyük ölçüde CHP’nin ve ulusalcıların temsil ettiği bu ‘öncü muhalefet’ bütün ağırlık noktasını AKP’nin İslamcı kökenlerine dayandırmış, AKP’yi gayrı milli, irtica odağı ve cumhuriyet rejimine karşı olmakla suçlamışlardı. Bu görüşlerini rejimin bir numaralı koruyucusu Anayasa Mahkemesi de tescil etmişti.

Peki bu görüşler, doğru olsun ya da olmasın, işe yaramış mıdır? Askeri müdahale tehdidi ve böylesine topyekun (görünen) bir muhalefetin baskısı altındaki AKP hükümeti, iktidardayken girdiği ilk seçimleri kaybetmiş ya da oy kaybına mı uğramıştır? Elbette hayır. Herkesin bildiği gibi AKP tam tersine genel seçimlerde oylarını %47’ye çıkardı ve ilk yerel seçimlerde de oy kaybına uğramakla birlikte çoğunluğunu korudu.

AKP, kendisine yönelik bu akılsız, yanlış varsayımlarda ısrar eden ve üstelik demokrasiden de nasibini almamış muhalefet bloğu sayesinde bugün de dümenini döndürmeyi sürdürüyor. Yani AKP’ye karşı muhalefetin önündeki en büyük engel, işte bu ‘büyük’ muhalefetin ta kendisi. Sürekli AKP destekçiliğiyle suçlanan (ya da gerçekten destekleyen) farklı kesimler değil…

Çünkü bu talihsiz hegemonya, AKP’ye karşı tabanda, sokakta, sivil toplumda ve başka siyasi hareketlerin çevresinde yürütülen, gerçek anlamda politik içeriğe sahip muhalefetleri yıllarca görünmez kıldı. Üstelik aynı hegemonya bir kara delik gibi farklı siyasetleri kendi yörüngesine soktu ve etkisizleştirdi.

Normal şartlarda AKP’den çok da farklı politikaları savunmayan, en az AKP kadar özelleştirmeci, en az AKP kadar işçi düşmanı, en az AKP kadar milliyetçi, en az AKP kadar kalkınmacı, eline fırsat geçtiğinde doğanın ve gezegenin çanına en az AKP kadar ot tıkamaya hevesli bu ‘öncü muhalif’ kesimler, biz daha iyisini yaparız demek dışında bir şey diyemedikleri bu politikalara karşı hem utangaç hem de sahtekar bir muhalefet biçimiyle ön plana çıkamayacakları için, yaşam biçimi temelli bir rejim tartışmasıyla ayakta kalmaya çalıştılar geçen yedi yıl boyunca.

Bugün AKP’ye karşı gerçek bir muhalefeti yükseltmenin yolu, gündelik hesaplarla güya AKP’nin yakınına düşmemeye çalışıp darbe meraklısı askerlerin ve laik statükocuların hayatını kolaylaştırmak değil, muhalefeti gerçek anlamda ayakları üzerine oturtmak.

Bunun için de öncelikle darbeciliğe karşı alınan yolu önemsemek, aman AKP’ye yaramasın diye susup beklemek yerine ordunun kangrenleşmiş darbeci yapısını, antidemokratik muhalefet alışkanlıklarını ve gizli planlarla ülkeyi karıştırıp iktidarı ele geçirmeye çalışma anlayışını külliyen reddetmek, her gün bir yenisi ortaya çıkan gizli planları ‘kime yarıyor’, ‘neden şimdi’, ‘kim sızdırdı’, ‘nasıl yansıtıldı’ gibi yandan dolanan eleştirilerle küçümsemeden önemsemek ve bu temizlik sürecinin sonuna kadar gitmesini, bütün darbecilerin ve kontrgerilla odaklarının yargılanmasını savunmak gerekiyor.

Ancak darbecilerle, askerlerle ve milliyetçi-militarist-statükocu muhalefetle aramıza net bir çizgi çektikten sonra, onların söylemeye cesaret edemediği gerçek muhalif sözlerimiz işitilebilir ve toplumda etki yaratabilir. Zaten etik olan da, politik olan da, demokrasinin gereği de bu…

Tam da 2000’li yıllar boyunca muhalefet üzerinde hegemonya kuran bu ulusalcı kanadın dağılmaya başladığının ilk işaretlerini aldığımız bugünlerde, AKP’ye karşı yapılması gereken gerçek muhalefetin fitilini bir yanda TEKEL işçileri, bir yanda da doğalarını korumak için mücadele eden Karadenizliler ateşlemiş bulunuyorlar.

Buradan nereye gideriz, bunu da üçüncü yazıda konuşalım.


Yazar Ümit Şahin isimli 1969’da İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden 1991’de mezun oldu. Aynı fakültede fizik tedavi ve rehabilitasyon ihtisasını bitirdi. İstanbul Üniversitesi’nde halk sağlığı doktorası yaptı. 2001’de Kudüs Hebrew Üniversitesi Halk Sağlığı Okulu’ndan halk sağlığı master derecesi aldı. Halk sağlığı alanında ağırlıklı olarak çevre sağlığı ile ilgili çalışmalar yaptı. 1990’ların başından bu yana yeşil hareketin, insan hakları hareketinin ve nükleer karşıtı mücadelenin içindedir. 1998 yılına kurulan ve kurucuları arasında olduğu Çevre İçin Hekimler Derneği’nde genel sekreter, başkan ve ikinci başkan olarak görev yapmıştır. Uluslararası Çevre İçin Hekimler Birliği (International Society of Doctors for the Environment – ISDE) yönetim kurulu üyesidir . Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nda gönüllü ve bir dönem profesyonel olarak çalışmıştır. Türkiye Yeşilleri’nde basın-yayın koordinatörü ve iklim değişikliği sözcüsü olarak görev yapmıştır. 2008 yılına kurulan Yeşiller Partisi’nin kurucuları arasındadır. Partide kuruluşundan itibaren 9 ay eş sözcülük yapmıştır ve halen de MYK üyeliği görevini yürütmektedir. Pastoral, Değirmenlere Karşı, Akkuyu Postası, Hekim Forumu, Yeşil Gazete gibi gazete ve dergilerin yayın kurullarında çalışmıştır. İstanbul Tabip Odası’nın yayın organı olan Hekim Forumu’nun bir dönem editörlüğünü yapmıştır. 2003 yılında yeşil politika ve özgürlükçü düşünce dergisi Üç Ekoloji’yi kurmuştur. Çeşitli dergi ve gazetelerde (Üç Ekoloji, Birikim, Mesele, vb.) ekoloji, yeşil politika ve çevre alanında yazı ve makaleler yayınlamaya, çeviriler yapmaya, “Yeşil Düşünce ve Ekoloji” seminerleri vermeye devam etmektedir. Yeni İnsan Yayınevi’nde yayını süren Ivan Illich’in bütün eserlerinin dizi editörlüğünü yürütmektedir. Ömer Madra ile yaptığı söyleşilerden oluşan “Niçin Daha Fazla Bekleyemeyiz: Küresel Isınma ve İklim Krizi” adlı kitap 2007’de Agora Kitaplığı tarafından yayınlanmıştır. Ayrıca Özgür Üniversite Kitaplığı’ndan çıkan ve editörlüğünü Fikret Başkaya’nın yaptığı “Küresel Kapitalizmi Meşrulaştıran Söylemler” kitabında “Sürdürülebilir Kalkınma” başlıklı bölümü yazmıştır. Editörlüğünü, eş yazarlığını ve bölüm yazarlığını yaptığı çevre sağlığı ve insan hakları ile ilgili çeşitli akademik kitaplar vardır. Halen Üç Ekoloji dergisinin yayın yönetmenliğini, Çevre İçin Hekimler Derneği YK üyeliğini ve Yeşiller Partisi MYK üyeliğini yürütmektedir. Açık Radyo’da Çarşamba sabahları 10:30’da (Ömer Madra ile birlikte) “Açık Yeşil”, ve 14:30'da Agnus Dei (Barok'tan Çağdaş Döneme Klasik Müzikte Nasıralı İsa) adlı radyo programlarını hazırlayıp sunmaktadır. Ayrıca İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde “Çevre Haberciliği” dersi vermektedir. Yazara e-posta gönderin | Yazarın tüm yazıları Ümit Şahin | Kategori: KöşeYazıları | Etiketler: ,

ads ads ads

Yorum Yapılmamış, Yorum Yapın ya da Ping

“AKP’ye Muhalefet – 2” isimli yazıya Yorum Yazın.


Fransa’da Irkçı Afiş Yasaklandı

Fransa’nın güney illerinden Marseille’de mahkeme milliyetçi Front National (Millî Cephe) ...Haberin Devamı →

İngiltere “Tükeniyor”

İngiltere'de yaklaşık 500 hayvan ve bitki türünün son iki yüzyılda ...Haberin Devamı →

Sponsor

ads